<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erguvanim &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.erguvanim.net/blog/category/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.erguvanim.net/blog</link>
	<description>BUGÜN YENİ BİR GÜN...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 23:00:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Nene Hatun</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/nene-hatun/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/nene-hatun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 10:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=1363</guid>
		<description><![CDATA[Takvimler 7 Kasım 1877’yi gösteriyordu. Nene Hatun üç yıl önce evlenmişti. Henüz yirmisindeydi ve üç aylık bebeği vardı. On beş gün önce, köyleri Rus askerleri tarafından işgal edilince, ailesiyle Erzurum’a gelmişti. Türk ordusu uzunca bir zamandır birçok cephede çarpışıyordu. Doğu cephesinde de savaş bütün hızıyla devam ediyordu. Aslında Gazi Ahmet Muhtar Paşa şimdiye kadar düşmanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/nene-hatun/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p>Takvimler 7 Kasım 1877’yi gösteriyordu.</p>
<p>Nene Hatun üç yıl önce evlenmişti. Henüz yirmisindeydi ve üç aylık bebeği vardı. On beş gün önce, köyleri Rus askerleri tarafından işgal edilince, ailesiyle Erzurum’a gelmişti. Türk ordusu uzunca bir zamandır birçok cephede çarpışıyordu. Doğu cephesinde de savaş bütün hızıyla devam ediyordu. Aslında Gazi Ahmet Muhtar Paşa şimdiye kadar düşmanın işini çoktan bitirecekti; ama hesapta olmayan bir düşman daha vardı. Yıllarca bu topraklarda birlikte yaşadığımız Ermenilerden bir kısmı şimdi çeteler hâlinde geziyor, baskınlar yapıyor, mâsum insanları -hem de çoluk çocuk demeden- katlediyordu. Daha dün sabah, yakınlardaki bir köyde çeteler tarafından ağaca çivilenen bebeğin hikâyesini dinlemişti. Allah’ım bu nasıl bir vahşetti, bunu yapanların hiç mi vicdanı yoktu! Nene Hatun, asırlarca birlik ve beraberlik içinde yaşadıkları bu insanlardan bazılarının bugün niçin bu derece canavarlaştıklarını zaman zaman düşünüyor; fakat ikna edici bir cevap bulamıyordu. Bu çeteler yüzünden eli silâh tutan herkes cepheye gidemiyor, mâsumlar katledilmesin diye köylerde nöbet tutuluyordu.<br />
<span id="more-1363"></span></p>
<p>Kerpiçten yapılma iki odalı evlerinin küçük odasında şafağın sökmesini bekleyen Nene Hatun, bir yandan sobanın yanı başındaki beşiğinde uyuyan bebeğini sallıyor, diğer yandan da mum ışığında sağ elindeki Mushaf’ı okumaya devam ediyordu.</p>
<p>Birçok yakını cephedeydi. Uzun zamandır hiç birinden haber alamamıştı. Dün kuşluk vakti ağabeyini getirmişlerdi. Vücudunda boğaz boğaza çarpışmanın sebep olduğu çok derin süngü yaraları vardı. Âdeta damarlarında kan kalmamıştı. Ve bir-iki saat sonra Nene Hatun’un kollarında ruhunu teslim etti. Nene Hatun, kutlu bir yolda canını veren ve şehadet şerbetini içerek sonsuzluğa uçan ağabeyinin vücuduna sarılıp ağladı, ağladı, ağladı&#8230; Şehitlerin ardından ağlanmaz diye engel olmaya çalıştılar; ama Nene Hatun sadece ağabeyi için değil, vatan için de ağlıyordu.</p>
<p>Cepheden gelen son haberlere göre düşman çok kalabalıktı, ondan da önemlisi iyi silâhları vardı. Bunları düşünürken, dilinden hiç düşürmediği duasını bir kez daha tekrarladı: “Allah’ım, düşmanları Sen’in azamet ve kudretine havale ediyor ve şerlerinden Sana sığınıyoruz.”</p>
<p>Sabah ezanının okunmasına az bir zaman vardı. Dışarıdan gelen bağrışmalar ve silâh sesleriyle irkildiler. Eşinin dışarı çıkmasıyla içeri girmesi bir oldu ve kararlı bir şekilde şunları söyledi: “Ermeni çeteleri ve Rus askerleri tabyalara saldırmışlar, karşı koymaya gidiyoruz. Eğer dönemezsem ve düşman buraya kadar gelirse sakın teslim olmayın, alacaklarsa cesetlerinizi alsınlar. Allah’a emanet olun!” Ve sobanın yanında duran baltayı kaptığı gibi kapıdan yıldırım hızıyla tabyalara doğru koşmaya başladı.</p>
<p>Nene Hatun’un cesaretli ve soğukkanlı bir yapısı vardı. Kocasının kolay kolay geri dönmeyeceğini biliyordu. Arkasından “Allah yardımcınız olsun!” diye dua etti.</p>
<p>Zaman hayli ilerlemişti. Silâh seslerinin ardı arkası kesilmiyordu. Abdestini tazeledi. Yüreği cephede, kulağı ezandaydı. Fakat minarelerden ezandan hemen önce farklı bir ses duyuldu. Aziziye Tabyaları’nın düşman eline geçtiği, askerlerin çoğunun şehit olduğu ilân ediliyordu.</p>
<p>Çok dinleyemedi Nene Hatun. Çocuğunu öptü, kokladı; “Nâzım’ım seni bana Allah verdi, ben de seni yine O’na emanet ediyorum” dedi. Eline satırını ve şehit ağabeyinin tüfeğini aldığı gibi tabyalara doğru koşmaya başladı.</p>
<p>Tabyalarda mevzilenmiş çeteler ve düşman askerleri, kendilerine doğru akmakta olan iman ordusu karşısında sanki bütün Anadolu üzerlerine geliyormuş gibi hissettiler. Başlarındaki subayın “Ateş serbest!” emriyle namlular birbiri ardına patlamaya başladı. İlk sıralarda olanlar birer birer yere yığılıyordu; ama gelenlerin ardı arkası kesilecek gibi değildi. Düşman, hiç böyle bir direniş beklemiyordu. Yediden yetmişe bütün Erzurumlular, tabyaların demir kapılarını bir kâğıt gibi çiğneyerek düşmanın içerisine dalmıştı. Çeteler ve düşman askerleri sel sularında eriyen kar gibi eridi. Çarpışma kısa sürmüştü. Nene Hatun, çetelerin olanca kinleriyle sökerek yere attıkları şanlı bayrağı düştüğü yerden aldı, alnına götürdü ve gözlerinden yaşlar boşanırken ait olduğu yere astı. Nene Hatun ve kahraman Anadolu insanının o sabah başlattıkları mücadele, düşman, vatan topraklarını terk edinceye kadar devam etti. İyi donanımlı düşman askerlerinden tabyalar geri alındı. Üç bin düşman askeri öldürülmüştü. Buna karşılık bin kadar şehit vardı. Varsın olsundu, vatan olmadıktan sonra yaşamanın ne mânâsı vardı?!..</p>
<p>Nene Hatun da omzundan yaralanmıştı. Ama o âdeta kendini unutmuş, yarası daha ağır olanların yardımına koşuyordu. Birkaç dakika öncesine kadar cephede mermi taşıyan, askerlere su dağıtan ve siper kazan kahraman kadın, şimdi yerini askerlerin yaralarını saran bir hastabakıcıya bırakmıştı.</p>
<p>O gün Aziziye Tabyaları’nda, Müslüman-Türk tarihinde Nene Hatun’la sembolleşen altın bir sayfa daha açıldı. Allah için can siperâne mücadele veren Safiyye ve Nesibe Hatunların, Ûmm-û Hiramların, cepheye cephane taşırken donarak şehit olan Şerife Anaların, cephane arabasının boyunduruğunun bir tarafına elde kalan tek hayvanını, diğer tarafına da kendisini koşarak cepheye mermi taşıyan Ayşe Anaların oluşturduğu altın halkaya bir kahraman kadın daha eklendi.</p>
<p>Nene Hatun’un vatan için kahramanca verdiği mücadele bu kadarla da bitmemişti. O gün evde üç aylıkken bıraktığı oğlu Nâzım ve daha sonra doğan üç oğlundan ikisi, Birinci Dünya Harbi’nde canlarını vatana feda ettiler.</p>
<p>Ne mutlu sana Kahraman Ana. Kendin gazi, oğulların şehit&#8230;</p>
<p>Aziziye Tabyası’na diktiğin bayrak, bugün dalgalanmaya devam ediyor.</p>
<p>Yahya KÜREKÇİ</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/nene-hatun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayasofya</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/ayasofya/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/ayasofya/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 13:20:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Resimler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=198</guid>
		<description><![CDATA[Dünya mimarlık tarihinin eşsiz eseri İstanbul&#8217;un en eski yapılarından biri olan Ayasofya 1935 yılından bu yana müze olarak gezilen Ayasofya, Bizans’a tanıklık yapıp Osmanlı’yı yaşayan ender ve abidevi yapılardan biri olarak yıl boyunca her ülkeden gelen turistler tarafından ziyaret ediliyor. Zamana meydan okuyan dev yapıda, iklim koşulları, yer sarsıntıları gibi etkilerle oluşan tahribat günümüzde titiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/ayasofya/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p>Dünya mimarlık tarihinin eşsiz eseri İstanbul&#8217;un en eski yapılarından biri olan Ayasofya<br />
<img style="width: 450px; height: 338px;" src="http://img166.imageshack.us/img166/7807/aya02vy7.jpg" alt="" /><br />
1935 yılından bu yana müze olarak gezilen Ayasofya, Bizans’a tanıklık yapıp Osmanlı’yı yaşayan ender ve abidevi yapılardan biri olarak yıl boyunca her ülkeden gelen turistler tarafından ziyaret ediliyor. Zamana meydan okuyan dev yapıda, iklim koşulları, yer sarsıntıları gibi etkilerle oluşan tahribat günümüzde titiz ve itinalı bir restorasyon çalışması ile giderilmeye çalışılıyor.<br />
Yapımına 532 de başlanan Ayasofya&#8217;nın malzemesi için Efes’teki Diana tapınağındaki kırmızı porfir sütunlardan sekiz adet getirilip yapıda kullanılırken, Dünyanın sayılı mermer ocaklarından da malzemeler taşınmış. Özellikle Eğriboz Adasından açık yeşil, Cezayir’den sarı renkli, Siga’dan damarlı pembe, Güneybatı Anadolu’dan beyaz kırmızı mermerler taşınarak kullanılmış. Günde bin usta on bin amelenin çalışması ile 5 yıl, 11 ay 10 gün süren inşaat tamamlanmış.<br />
<span id="more-198"></span><br />
Ayasofya çeşitli dönemlerde büyük tehlikelerle karşılaşmış ve yapı takviyesi, onarım görmüş.<br />
55,60 metre yüksekliğinde ve ortalama 31,36 metre çapındaki devrin mucizesi olarak nitelendirilen kubbesi 1,1 metre genişliğinde 40 kaburgaya dayanmış. Yapının ağırlığını 40 tanesi aşağıda 67 tanesi yukarıda olmak üzere 107 sütun taşırken, açılan 40 pencere ile yapının bol ışık alması sağlanmış.<br />
<img src="http://img166.imageshack.us/img166/4002/ayasofya1vu3.jpg" alt="" /><br />
Sultanahmet Meydanını çevreleyen Sultanahmet Cami, Yerebatan Sarnıcı, Aya İrini Kilisesi, III. Ahmet Çeşmesi, Soğuk Çeşme Sokağı arasında bulunan Ayasofya Müzesini gezmeye başlıyoruz.<br />
Ayasofya çevresinde yapılan kazılarda bulunmuş Bizans sütunlarından örnekler sergilenen bahçeden geçip yapıya girenleri kapı üstünde görkemli mozaikler karşılarken sola ayrılan taş döşemeli rampa yol virajlarla ziyaretçileri üst galeriye çıkartıyor. Üst katın sol tarafında ilerleyenler sergi panoları bölümünü, Ayasofya’nın kubbesinden zeminine doğru ana mekana seyir imkanını buluyor ve Kazasker Mustafa İzzet hattı Allah, Hz. Muhammed, Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin levhaları daha yakından görüyorlar. Üst galeri çıkışının sağ tarafında devam edenler, tavanı süslü uzun bir koridorda ilerleyerek Güney Galerisinde yer alan Mermer Kapıya geliyorlar. Bu kapı girişinin sağında tavana yakın bölümünde Deisis mozaiği yer alıyor. Bu kompozisyonda İsa, Meryem ve Vaftizci Yahya ile birlikte görülüyor. Aynı galerinin devamında pencereye yakın bölümünde 4. Haçlı serleri sırasında İstanbul’a gelen ve burada ölen Latin komutan “Henricus Dandola”nın mezar yeri sergileniyor. Güney Galerisi sonunda karşılaşılan duvarda Meryem-Çocuk İsa, İmparator Ioannes Komnenos ve İmparatoriçe Eirene (XII.yüzyıl) mozaiği bulunuyor. Ayasofya Güney Galerisinde İmparator mozaik kompozisyonunda İsa figürü (İS XI. Yüzyıl), absid yarım kubbesinde Meryem ve çocuk İsa (IX. yüzyıl) mozaiği, Kuzey Galerisinde İmparator Alaksandros’un mozaiği, görülüyor.<br />
Ayasofya tonozlarında Bizans’ın ilk devir geometrik ve bitkisel dekoratif mozaikler barındıran üst galeriden inerek ana mekana giriyoruz.<br />
<img src="http://img256.imageshack.us/img256/7699/ayasofya2qn4.jpg" alt="" /><br />
“Terler Direk”<br />
Ayasofya’nın kuzey batısında, dört köşeli beyaz mermerden oluşan bu direkte yaz ve kış aylarında durmaksızın terleme özelliği dikkat çekiyor. Bu nedenle yüz yıllar boyunca “Terler Direk” adı ile anılıyor. Günümüzde de insan boyu hizasında bronz levhalarla kaplı, ortasında yüzlerce yıldan bu yana, milyonlarca ziyaretçinin parmağını değdirmesi ile genişlemiş kocaman delik büyük ilgi görüyor. Temelinde tılsım olduğuna hem Bizans’ın, hem Osmanlının inandığı bu direğe “Uğurlu Direk”, Ağlayan Direk”, “Terleyen Direk”, “Hızır’ın parmağını soktuğu direk” gibi isimler yakıştırılmış.<br />
<img src="http://img166.imageshack.us/img166/3553/ayasofya3in6.jpg" alt="" /><br />
Bir dönem Ayasofya Müze Müdürlüğü görevi yapmış olan Sayın Erdem Yücel’in “Ayasofya’nın İslam İnanışları” adlı çalışmasında belirtildiği gibi, bu ilginç konu bilim yönünden incelendiğinde, gözenekli bir taştan yapılan sütun, zemindeki rutubeti kolaylıkla emmekte sonra da dışarıya kusmaktadır. Bu sebeple, hem Hiristiyanlar’ca hem de Müslümanlar’ca bu mermer sütun kutsal olarak tanınıyor. Ayrıca Ya Vedut Sultan’ın yürekler yakan “ahı”nın ateşinden bu sütunun terlediği de anlatılıyor.<br />
Evliya Çelebi’nin belirttiği göre Hz. Muhammed’in tükürüğü ile yapılan harç, Mekke toprağı, zemzem suyu ile burada yapılmış, onun neminden ötürü de sütun sürekli terlemeye başlamış. Kutsal sayılıp ziyaretçilerin dilek için uzun sıralar oluşturduğu delik yanına gelenler sağ baş parmaklarını deliğe sokup merkez noktasından saat ibresi yönünde tam bir tur yapacak şekilde daireyi tamamlama sırasında dileklerini içlerinden geçiriyorlar. Bu sırada baş parmakta nem hissedilirse dileğin tutacağına inanılıyor. Terler Direğin dilek deliği günümüzde öylesine ün kazanmış ki Ayasofya’yı ziyaret eden turist grupları dilekte bulunmadan müzeden ayrılmıyorlar. Ayrıca politik müze özellikli Ayasofya’ya gelen bir çok devlet adamı da “Terler Direk” de dilekte bulunuyor. Fransız Devlet Başkanı Mitterand, Bush, Turgut Özal, Micotakis Yakovas, Şah İsmail, İspanya Kralı Juan Carlos dilekte bulunanlar arasında yer alıyorlar. (İstanbul’u ziyaret eden Kral Carlos, dilek taşında parmağı ıslanırsa dileğin gerçekleşeceğini öğrenince deliğe parmağını sokmadan önce ıslatarak yaptığı hile ile gazetelere konu olmuştu).<br />
Ayasofya ana mekanında Osmanlı Devri eserlerinden kürsüler, müezzin mahfili, gibi bir çok tarihi değer ilgiyle izleniyor.<br />
Çıkış kapısı üzerinde yer alan “Vestibül Mozaği” kompozisyonunda sağda imparator Konstantinus şehrin maketini, solda İmparator Iustinianus Ayasofya’nın maketini Meryem’e sunarken görülüyor (X. yüzyıl sonu). Vestibül tonozunun Bizans’ın ilk devirlerinde mozaik sanatına ışık tutan bezemesi ilgi çekerken gün ışığı görmesi nedeniyle en çok fotoğraflanan yerler arasında bulunuyor. Dış mekanda ise Sultan I. Mahmut Şadırvanı, Sıbyan Mektebi, Ayasofya İmareti, Hünkar Mahfili, sebil, çeşme ve türbeler bulunuyor. Ziyaretçiler Ayasofya gezileri sonrası Ayasofya çeşmesi etrafında oturup yorgunluk molası verirken hatıra eşya reyonundan kart, kitap gibi çeşitli dokumanlar alabiliyorlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/ayasofya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sultan Vahdettin Han&#8217;ın hayatı</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/sultan-vahdettin-hanin-hayati/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/sultan-vahdettin-hanin-hayati/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 16:48:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=1281</guid>
		<description><![CDATA[Otuzaltıncı ve son Osmanlı padişahı, yüzbirinci İslam halifesi Vahdettin Han&#8217;ın 16 Mayıs ölüm yıldönümü. Hayatının son dönemlerini sefalet içinde geçirmiş, mecbur kaldığı kararlar almak zorunda kalmış ve ülkeyi terk etmeseydi belki de hepimizin vicdanını sızlatacak tarihimize kara leke olarak geçecek sonuçların beklediği fakat hakkında hain mi değil mi tartışmalarına hedef olmuş Bülent Ecevit tarafından iade-i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/sultan-vahdettin-hanin-hayati/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p><img class="alignleft" style="float: left;" src="http://img218.imageshack.us/img218/3357/vahdettinda7.jpg" alt="Sultan Vahdettin" />Otuzaltıncı ve son Osmanlı padişahı, yüzbirinci İslam halifesi Vahdettin Han&#8217;ın 16 Mayıs ölüm yıldönümü. Hayatının son dönemlerini sefalet içinde geçirmiş, mecbur kaldığı kararlar almak zorunda kalmış ve ülkeyi terk etmeseydi belki de hepimizin vicdanını sızlatacak tarihimize kara leke olarak geçecek sonuçların beklediği fakat hakkında hain mi değil mi tartışmalarına hedef olmuş Bülent Ecevit tarafından iade-i itibar yapılmış son Osmanlı Padişahı.</p>
<p>Hain damgası yemesinin sebebi ise Osmanlı Hükümdarı olarak ingilizlere sığınması ve &#8220;kaçması&#8221;. Oysa ki <a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/hakkinda.php">Mustafa Armağan</a>&#8216;ın <a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/yaziGoster.php?yaziNO=1140">açıklamalarına göre</a>, Saltanat kaldırılmış ve Vahdettin Han normal bir vatandaş olarak İngilizlere sığınmıştır.</p>
<p><strong>VI. Mehmet Vahidettin Kimdir:</strong><br />
<strong> Saltanatı:</strong> 1918-1922<br />
<strong> Babası</strong>:Sultan Abdülmecid Han<br />
<strong> Annesi:</strong> Gülistu Kadın Efendi<br />
<strong> Doğumu:</strong> 2 Şubat 1861<br />
<strong>Vefatı:</strong> 16 Mayıs 1926<br />
<span id="more-1281"></span><br />
Sultan Abdülmecid Han&#8217;ın en küçük oğludur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden, ağabeyi II. Abdülhamid&#8217;in himayesinde yetişti. Çok zeki olup fıkıh bilgisinde pek ileriydi. 4 Temmuz 1918&#8242;de ağabeyi Sultan Reşad&#8217;ın vefat ettiği gün padişah ve halife oldu. Saltanata geçtiğinde I. Dünya Savaşı&#8217;nın korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim 30 Ekim 1918&#8242;de Mondros mütarekesi imza edilerek, Birinci Dünya Harbi mağlubiyetimizle bitti. Vahideddin Han bu mütarekeye imza koyan delegeleri kabul etmedi. Mütarekeden hemen sonra Osmanlı Devleti&#8217;ni sebepsiz yere savaşa sokan, milyonlarca vatan evladını cephelerde eriten Talat, Enver ve Cemal paşalar yurt dışına kaçtılar.</p>
<p>İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddin&#8217;in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idare etmek kaldı. İstanbul, 16 Mart 1920&#8242;de İtilaf devletleri tarafından işgal edildi. Yunanlılar İzmir&#8217;e, İtalyanlar güney batıya, Fransızlar da Güney Anadolu&#8217;ya girdiler. Vahideddin Han 11 Mayıs 1920&#8242;de düşmanların hazırladığı ve Anadolu&#8217;nun işgalini ihtiva eden Sevr antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzalamadı. Osmanlı ordusu tamamen lağvedildi. Medine muhafızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve harbiye nazırı Mersinli Cemal Paşa gibi değerli kumandanlar Malta&#8217;ya sürüldüler. Padişah&#8217;ın şahsını korumak için yalnız yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıtası bırakıldı. Sultan bu taburu, Ayasofya etrafındaki sipere sokup camiye çan takmak veya müze yapmak isteyenlere ateş etmeleri emrini verdi.</p>
<p>İşgal altındaki İstanbul&#8217;dan vatanın kurtarılmayacağını anlayan Vahideddin Han, güvendiği kumandanları Anadolu&#8217;ya göndermek istedi. Ancak bunlar; &#8220;Dış dünyaya karşı harp edilmez. Bu iş olmaz.&#8221; diyerek gitmeyi reddettiler. Sultan&#8217;ın kurtuluşun Anadolu&#8217;dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündü ise de, İngilizler &#8220;Eğer Anadolu&#8217;ya geçersen İstanbul&#8217;u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız.&#8221; diyerek engellediler. Bunun üzerine bir gün saraya çağırdığı Mustafa Kemal&#8217;i; &#8220;Paşa paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin!&#8221; sözlerinden sonra, büyük yetkilerle Anadolu&#8217;ya gönderdi. Böylece İstiklal mücadelesi başlamış oldu.</p>
<p>İstiklal harbi zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti 1 Kasım 1922&#8242;de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını bir kanun ile ilan etti. Vahideddin Han&#8217;ın adı hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anadolu basınında aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.</p>
<p>17 Kasım 1922 Cuma günü Dolmabahçe Sarayı&#8217;ndan Malaya harp gemisi tarafından alınıp Malta adasına götürüldü. Oradan Melik Hüseyin&#8217;in daveti üzerine Mekke&#8217;ye gitti. Oradan da İtalya&#8217;daki Sen Remo şehrine giderek orada ikamet etti. Vahideddin Han, acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926&#8242;da İtalya&#8217;da vefat etti. Cenazesi Şam&#8217;a getirilerek Sultan Selim Camii kabristanına defnedildi.</p>
<p>Vahideddin Han, çok akıllı ve çabuk kavrayışlı idi. Arada Sultan Reşad olmayıp da, II. Abdülhamid Han&#8217;dan sonra tahta çıksaydı, belki devletin başına böyle bir bela gelmezdi. Çünkü O, İttihat ve Terakki hükümetinin hatalarını önleyip, felaketlerin önüne geçebilecek kudret ve irade sahibi bir kimseydi. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsi ve pek cüzî mal varlığından başka bir şey götürmediği, ülkesinden ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefatında kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>ATEŞ İÇİNDE BİR VATAN</strong><br />
Vahideddin Han&#8217;ın vatanının ve milletinin uğradığı felaketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadiseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayı&#8217;nda yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, Sultan&#8217;ın geceleri kaldığı daireyi de sarar. O geceyi tesadüfen Cihannüma Köşkü&#8217;nde geçirmiş olan Vahideddin, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak; &#8220;Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var.&#8221; demekten kendini alamaz.</p>
<p><strong>BİR HATIRA</strong><br />
<strong>Araştırmacı-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, TİMAŞ Yayınlarından 1990 yılında neşredilen &#8220;Son Bozgun&#8221; adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak`ın ağzından Vahdettin`in Mustafa Kemal Paşa`yı Anadolu`ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini alatan bir hatıra. </strong></p>
<p>Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım`a ´Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe.&#8221; Fevzi Paşa`nın Fitnat Hanım`a anlattıkları şöyle yer alır sözkonusu kitapta: &#8220;Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti.<br />
&#8220;Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu`da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu`da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin.&#8221;<br />
Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:<br />
&#8220;Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?&#8221; &#8220;Haşa Padişahım.&#8221; &#8220;Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?&#8221; &#8220;Haşa Padişahım.&#8221; &#8220;Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?&#8221; &#8220;Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir.&#8221; &#8220;O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?..&#8221;<br />
Hiç düşünmeden cevap verdim:<br />
&#8220;Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır.&#8221;<br />
Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı&#8230; Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:<br />
&#8220;Paşa, Paşa&#8230; Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun&#8230; Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa`yı göreceğim</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/sultan-vahdettin-hanin-hayati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurtuluş Savaşı&#8217;nın gerçek görüntüleri (Genelkurmay arşivinden)</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/kurtulus-savasinin-gercek-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/kurtulus-savasinin-gercek-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 01:14:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[Belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=6896</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/kurtulus-savasinin-gercek-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p><iframe width="480" height="360" src="http://www.youtube.com/embed/CO7bmZy_IOw" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/kurtulus-savasinin-gercek-goruntuleri-genelkurmay-arsivinden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Thomas Edison</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/thomas-edison/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/thomas-edison/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 00:27:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim-Teknik]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/thomas-edison/</guid>
		<description><![CDATA[Thomas Edison (1847 &#8211; 1931) Thomas Edison, 1847’de Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı. Fakat başladıktan yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/thomas-edison/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p><strong>Thomas Edison (1847 &#8211; 1931)</strong></p>
<p>Thomas Edison, 1847’de Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı. Fakat başladıktan yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi.</p>
<p>Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison; Michael Faraday’ın “Experimental Research in Electricity” adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı.<br />
<span id="more-1084"></span><br />
1868′de kendine atölye kurdu ve aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison, Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph Company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemli bir servet edindi.</p>
<p>Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park’ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı.</p>
<p>Edison, 1876′da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslararası düzeyde yayılmasına neden oldu.</p>
<p>1878′de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda (vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı.</p>
<p>İki kez evlenerek altı çocuk sahibi olan Edison, 1931 yılında New Jersey’de hayata gözlerini yumdu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/thomas-edison/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Atatürk</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/mustafa-kemal-ataturk/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/mustafa-kemal-ataturk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 13:43:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/mustafa-kemal-ataturk/</guid>
		<description><![CDATA[10 Kasım Atatürk Haftası Ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat dokuzu beş geçe öldü. O tarihten bu yana 10 Kasım&#8217;la başlayan hafta, yurdumuzda Atatürk Haftası olarak değerlendirilir. Bu hafta içinde; Atatürk&#8217;ün yaşamı, yurtseverliği, inkılap ve ilkeleri anlatılır. Ata&#8217;nın daha iyi tanıtılması amacıyla açık oturumlar düzenlenir. Radyo ve televizyonda, Atatürk&#8217;ün konuşmaları kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/mustafa-kemal-ataturk/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p><img src="http://img145.imageshack.us/img145/1222/atamimzaci0.jpg" alt="" align="left" />10 Kasım Atatürk Haftası<br />
Ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat dokuzu beş geçe öldü.<br />
O tarihten bu yana 10 Kasım&#8217;la başlayan hafta, yurdumuzda Atatürk Haftası olarak değerlendirilir. Bu hafta içinde; Atatürk&#8217;ün yaşamı, yurtseverliği, inkılap ve ilkeleri anlatılır. Ata&#8217;nın daha iyi tanıtılması amacıyla açık oturumlar düzenlenir. Radyo ve televizyonda, Atatürk&#8217;ün konuşmaları kendi sesinden dinletilir. Atatürk&#8217;le ilgili filmler gösterilir.<br />
10 Kasım günü Atatürk, tüm yurtta törenlerle anılır. Ölüm anı olan saat dokuzu beş geçe &#8220;ti&#8221; sesi ile saygı duruşuna geçilir. Kara ve deniz taşıtları oldukları yerde durarak düdüklerini çalarlar. Düzenlenen anma törenlerinde Ata&#8217;nın yaşam öyküsü, Atatürk inkılap ve ilkeleri anlatılır, seçilmiş Atatürk şiirleri okunur.<br />
Selanik&#8217;te Ahmet Subaşı Mahallesinin Islahane Caddesinde iki katlı pembe boyalı bir ev vardı. Bu evde Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım otururdu. 1881 yılında bir oğulları oldu. Adını Mustafa koydular. Mustafa sarı saçlı, mavi gözlü bir çocuktu.</p>
<p><strong>Atatürk 10 Kasım belgeseli</strong><br />
<span id="more-881"></span><br />
<object width="400" height="334" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://video.mynet.com/kulak_tuning64/ataturk-10-kasim-belgeseli-forumuz-net/748883.swf" /><param name="wmode" value="transparent" /><embed width="400" height="334" type="application/x-shockwave-flash" src="http://video.mynet.com/kulak_tuning64/ataturk-10-kasim-belgeseli-forumuz-net/748883.swf" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" wmode="transparent" /></object></p>
<p><a title="atatürk - 10 kasım belgeseli (forumuz.net)" href="http://video.mynet.com/kulak_tuning64/ataturk-10-kasim-belgeseli-forumuz-net/748883/" target="_blank">atatürk &#8211; 10 kasım belgeseli (forumuz.net)</a> | <a title="http://video.mynet.com" href="http://video.mynet.com" target="_blank">video.mynet.com</a></p>
<p>ATATÜRK&#8217;ÜN HAYATI</p>
<p>Bütün çocuklar gibi Mustafa&#8217;nın çocukluğu da mahallede komşu çocukları ile güle oynaya geçti. Mustafa, Şemsi Efendi Okuluna başladı. Kısa bir süre sonra babası Ali Rıza Efendi öldü.</p>
<p>Güç koşullar altında öğrenimini sürdüren Mustafa, bugünkü askeri ortaokul dengi olan Askeri Rüştiye&#8217;ye başladı. Orta kısmı başarı ile bitirdikten sonra lise dengi olan Manastır Askeri İdadi&#8217;sine yazıldı. Derslerine düzenli olarak çalışan Mustafa Kemal liseyi bitirdi.</p>
<p>İstanbul&#8217;a gelerek Harp Okulunun piyade sınıfına girdi. Üç yıllık öğrenimini başarı ile sona erdi. Kurmay subay yetiştirilmek üzere Kurmay Okulu&#8217;na seçildi.</p>
<p>Mustafa Kemal, bu okulda geleceğe yönelik tasarı ve ileri düşünceleriyle kendini tanıttı. Başarılı bir öğrenimden sonra Kurmay Yüzbaşı oldu. Zamanın padişahı II. Abdulhamit&#8217;in gizli polisleri Mustafa Kemal&#8217;in ileri düşüncelerini, arkadaşları ile yaptığı tartışmaları, O&#8217;nun özgürlük ve siyasal konulardaki düşüncelerini padişaha bildirmişlerdi. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu nedenlerle Yıldız Sarayı&#8217;nda sorguya çekildiler. Mustafa Kemal bir süre tutuklu kaldı. Fakat suçlu görülmedi. Ancak düşünceleri tehlikeli sayıldığı için, başkentten uzağa Şam&#8217;da bulunan Beşinci Orduya gönderildi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Şam&#8217;da arkadaşları ile birlikte Vatan ve Hürriyet adlı gizli bir dernek kurdu. Sonra gizlice Makedonya&#8217;ya geçti. Selanik&#8217;te Vatan ve Hürriyet Derneği&#8217;nin bir şubesini açtı. Dernek, padişahın baskı yönetimine karşı kurulmuştu. Bu nedenle yapılacak çalışmaların gizli olması gerekiyordu. Şam kenti dışındaki yerlerde bulunan subayların da derneğe katılmaları için Mustafa Kemal görevlendirildi. Bu amaçla aynı yıl subayların yoğun olarak bulunduğu Makedonya&#8217;daki 3. Orduya atandı.</p>
<p>1908 yılında meşrutiyet ilan edilince İttihat ve Terakki Fırkası iktidarı aldı. Ancak padişahın kışkırttığı gericiler meşrutiyete, yeni düşüncelere ve atılımlara karşı çıktılar. Kışkırtmalar sonucu İstanbul&#8217;da 31 Mart ayaklanması oldu. Bunun üzerine Selanik yöresindeki birliklerden bir ordu toplandı. Mustafa Kemal, Harekat Ordusu adını verdiği bu orduda görev aldı. Ayaklanma bastırıldı. Harekat Ordusuyla birlikte Mustafa Kemal Selanik&#8217;e döndü. İki yıl sonra Genel Kurmay Başkanlığında bir göreve atandı.</p>
<p>Bu sırada İtalyanlar Trablusgarb&#8217;a saldırdılar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Tobruk&#8217;a giderek buradaki Türk birliklerine katıldılar. Yapılan savaşlarda önemli başarılar sağlandı. Ancak bu sırada Balkan Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal geri dönmek üzere Mısır&#8217;a geldiğinde Selanik&#8217;in düşman eline geçtiğini; Bulgar ordularının Çatalca&#8217;ya kadar ilerlediklerini öğrendi.</p>
<p>İstanbul&#8217;a gelen Mustafa Kemal&#8217;e Bolayır&#8217;da bulunan bir kolordunun kurmay başkanlığı görevi verildi. Savaş süresince bu görevde kaldı. Balkan Savaşı sona erince Sofya&#8217;ya ataşemiliter olarak atandı. Bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı başladı. Almanların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu da savaşa katıldı.</p>
<p>Mustafa Kemal, bulunduğu görevden alınarak bir kıta komutanlığına getirilmesini istedi. Bunun üzerine Tekirdağ&#8217;da yeni kurulan 19. Tümenin komutanlığına atandı. Mustafa Kemal&#8217;in kısa sürede hazırladığı tümen Çanakkale Savaşları&#8217;na katıldı. Mustafa Kemal burada düşmanın karadan ve denizden yaptığı saldırıları durdurdu.</p>
<p>Anafartalar&#8217;da bir avuç güçle düşmanların bütün planlarını bozdu. Onlara kayıplar verdirdi. Çanakkale Boğazı&#8217;nı geçmelerini önledi. Bu başarılar sonucu rütbesi albaylığa yükseltildi ve Anafartalar Kahramanı olarak anılmaya başladı.</p>
<p>Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı&#8217;ndan sonra Diyarbakır&#8217;daki kolordu komutanlığına atandı. Bu görevde iken rütbesi generalliğe yükseltildi. Muş ve Bitlis&#8217;i Ruslardan kurtardı. (1916)</p>
<p>Daha sonra 7. Ordu Komutanlığına atandı. Bu ordu Halep&#8217;te toplanıyordu. Atatürk grup komutanı oldu. Alman generalinin ordunun yönetimi konusundaki düşüncelerine karşı çıktı. Ordu komutanlığını bırakarak İstanbul&#8217;a geldi. Veliaht Vahdettin&#8217;in Almanya&#8217;ya yaptığı resmi geziye katıldı. Dönüşte hastalanarak Viyana ve Karlsbad&#8217;a gitti. Bu sırada padişah 5. Mehmet öldü. Vahdettin VI. Mehmet adı ile tahta çıktı. Yurda dönen Mustafa Kemal yeniden 7. Ordun komutanlığına getirildi. Şam&#8217;da başkaldıran Arap kabileleriyle savaştı. Onların ilerlemesini önledi. Bundan sonra Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına atandı. Bu sırada savaş sona ermiş, Mondros Silah Bırakışması imzalanmıştı. Mustafa Kemal bu bırakışmanın kötü koşullarını kabul etmedi. Emrindeki silah ve kuvvetleri düşmana vermeyeceğini hükümete bildirdi. Bunun üzerine komuta ettiği Yıldırım Orduları Grubu kaldırıldı. Mustafa Kemal de İstanbul&#8217;a döndü.</p>
<p><strong>Atatürk&#8217;ün cenaze töreni</strong></p>
<p><object width="480" height="360" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/video/xjtge_ataturk-un-cenaze-toreni_news?additionalInfos=0" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><embed width="480" height="360" type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.dailymotion.com/swf/video/xjtge_ataturk-un-cenaze-toreni_news?additionalInfos=0" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" /></object><br />
<strong><a href="http://www.dailymotion.com/video/xjtge_ataturk-un-cenaze-toreni_news">Atatürk&#8217;ün Cenaze Töreni</a></strong><br />
<em>Yükleyen <a href="http://www.dailymotion.com/AlperenTurk">AlperenTurk</a>. &#8211; <a href="http://www.dailymotion.com/tr/channel/news">Yepyeni haber videoları</a></em></p>
<p><strong>Atatürk&#8217;ün cenaze töreninden görüntüler</strong></p>
<p><img src="http://img518.imageshack.us/img518/5286/e1cdo9cy5.jpg" alt="" width="552" height="400" /><br />
<img src="http://img230.imageshack.us/img230/428/e1gay1wt1.jpg" alt="" width="548" height="395" /><br />
<img src="http://img518.imageshack.us/img518/1055/e1iim1ae3.jpg" alt="" width="546" height="745" /><br />
<img src="http://img236.imageshack.us/img236/1802/e1lrc5ff6.jpg" alt="" width="544" height="399" /></p>
<p>ATATÜRK&#8217;TEN SON MEKTUP<br />
Siz beni hâlâ anlayamadınız,<br />
Ve anlayamayacaksınız çağlarca da,<br />
Hep tutturmuş &#8220;yıl 1919, Mayısın 19&#8242;u&#8221; diyorsunuz,<br />
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övünüyorsunuz.</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak bu değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.</p>
<p>Bırakın o altın yaprağı artık,<br />
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler,<br />
Siz bana neler yaptınız ondan haber verin,<br />
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin,</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak yerinde saymak değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.</p>
<p>Bana muştular getirin bir daha,<br />
Uygar uluslara eşit yeni buluşlardan;<br />
Kuru söz değil iş istiyorum sizden anladınız mı,<br />
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı,</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak avunmak değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil</p>
<p>Hâlâ o acıklı ağıtlar dudaklarınızda,<br />
Hâlâ oturmuş 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz,<br />
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın,<br />
Uluslar, fethine çıkıyor uzak dünyaların.</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak göz boyamak değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil</p>
<p>Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız,<br />
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil,<br />
Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar,<br />
Ancak böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar.</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak ağlamak değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.</p>
<p>Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü<br />
Görüyorum ki hâlâ aynı yerdesiniz hiç<br />
ilerlememiş;<br />
Birbirinize düşmüşsünüz halka eğilmek<br />
dururken,<br />
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız<br />
gülen,</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak işitmek değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.</p>
<p>Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla,<br />
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla,<br />
Bu vatan, bu canım vatan sizden çalışmak ister,<br />
Paydos öğünmeye, paydos avunmaya, yeter,<br />
yeter,</p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;i anlamak aldatmak değil,<br />
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.</p>
<p>Halim Yağcıoğlu</p>
<p>ATATÜRK KRONOLOJİSİ<br />
1881-1908<br />
19 Mayıs 1881 &#8211; Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım&#8217;ın &#8220;MUSTAFA&#8221; adını verdikleri çocukları, Selanik Kasımiye Mahallesi, Islahane Caddesi&#8217;ndeki evde, bugün müze olarak kullanılan iki katlı pembe evde dünyaya geldi.<br />
1888-1893 &#8211; Mustafa çok kısa bir süre Mahalle Okulu&#8217;nda okuduktan sonra, modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulu&#8217;nu bitirdi. Babası ölünce, annesiyle dayısının çalıştığı çiftliğe gitti. Orada tarla bekledi, daha sonra annesiyle Selanik&#8217;te oturan teyzesinin yanına döndü. Burada kısa bir süre Mülkiye Hazırlık Okulu&#8217;na devam etti.<br />
1893 &#8211; Küçük Mustafa, Selanik Askeri Okulu&#8217;na (rüştiye&#8217;ye) girdi. Sınıfta aynı adı taşıyan Matematik Öğretmeni Mustafa, sınıf birincisi olan küçük Mustafa&#8217;nın adını &#8220;Mustafa Kemal&#8221; olarak değiştirdi.<br />
1906 &#8211; Mustafa Kemal, Manastır Askeri Okulu&#8217;na (idadiye) girdi.<br />
13 Mart 1899 &#8211; Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;da Harp Okulu&#8217;na girdi.<br />
10 Şubat 1902 &#8211; Mustafa Kemal, Harp Okulu&#8217;ndan mezun oldu. Kurmay Okulu&#8217;nda öğrenci iken tarihsel konulara ilgi duydu. Bu sıralarda kimi arkadaşlarıyla el yazısı bir dergi çıkardı.<br />
11 Ocak 1905 &#8211; Mustafa Kemal, Harp Akademisi&#8217;nden Kurmay Yüzbaşı rütbesi ile mezun oldu. Merkezi Şam&#8217;da bulunan 5. ordu emrine verildi.<br />
1906 &#8211; Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Şam&#8217;da &#8220;Vatan ve Hürriyet Cemiyeti&#8217;ni&#8221; kurdu.<br />
1907 &#8211; Mustafa Kemal, gizlice Selânik&#8217;e giderek, bu cemiyetin orada bir şubesini açtı.<br />
1909-1910<br />
13 Nisan 1909 &#8211; Mustafa Kemal, Selanik&#8217;te bulunduğu sırada, İstanbul&#8217;da, 31 Mart Olayı oldu. Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu, Selanik&#8217;ten İstanbul&#8217;a yürümeye başladı. Mustafa Kemal, bu ordunun kurmaybaşkanı idi.22 Eylül 1909 &#8211; Mustafa Kemal, Selanik&#8217;te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi&#8217;ne katıldı. Burada yaptığı konuşmada: &#8220;Devletin iç ve dış tehlikelere karşı koyabilmesi için güçlü bir orduya ve partiye ihtiyacı bulunduğunu, fakat bunların ayn ayrı çalışması gerektiğini&#8221; söyledi. Bu görüşünden dolayı ittihatçılarla arası açıldı.<br />
1910-1911<br />
1910 &#8211; Mustafa Kemal, Arnavutluk isyanının bastırılmasında kurmay başkanı olarak görev yaptı. Aynı yıl içinde, Fransız ordularının manevralarını &#8221; izlemek üzere bir askerî heyetle Fransa&#8217;ya gitti.<br />
13 Eylül 1911 &#8211; Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;daki Genelkurmay Karargâhı&#8217;nda görevlendirildi.<br />
5 Ekim 1911 &#8211; Mustafa Kemal, Tobruk&#8217;ta ve Derne&#8217;de italyanlara karşı savunma savaşlarına katıldı.<br />
27 Kasım 1911 &#8211; Mustafa Kemal, Trablusgarp&#8217;ta bulunduğu sırada<br />
binbaşılığa terfi etti.<br />
1912-1913<br />
9 Ocak 1912 &#8211; Mustafa Kemal, Trablus-İtalyan-Osmanlı Savaşı&#8217;nda Tobruk saldırısını başarıyla yürüttü.<br />
8 Ekim 1912 &#8211; Mustafa Kemal, Balkan Savaşı&#8217;nın çıkması üzerine anavatana dönerek, Bolayır&#8217;da kurulan kolordunun harekât şubesi müdürlğüne getirildi.<br />
25 Kasım 1912 &#8211; Mustafa Kemal, Çanakkale Boğazı Kuvayı Birlikleri Harekât Şubesi Müdürlüğü&#8217;ne atandı.<br />
1913 &#8211; Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Başkanı olarak Edirne&#8217;nin kurtarılmasına katıldı.<br />
1914-1915<br />
1 Mart 1914 &#8211; Mustafa Kemal, yarbaylığa terfi etti.<br />
2 Şubat 1915 &#8211; Mustafa Kemal Eceabat (Maydos)&#8217;ta bulunan 19. Tümen Komutanlığı&#8217;na atandı,<br />
18 Mart 1915 &#8211; İngiliz ve Fransızların büyük bir donanma ile Çanakkale Boğazı&#8217;nı zorlamaları üzerine. Mustafa Kemal, burada düşman birliklerini denize dökerek Çanakkale Deniz Zaferi&#8217;ni kazandı.<br />
25 Nisan 1915 &#8211; Mustafa Kemal komutasındaki Türk birlikleri, Arıburnu&#8217;nda çıkarma yapan ingiliz ve Anzaklar&#8217;ın saldırılarını durdurdu.<br />
1 Haziran 1915 &#8211; Mustafa Kemal, Albaylığa terfi etti.<br />
8/9 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa Kemal, Anafartalar Komutanlığı&#8217;na atandı. 10 Ağustos&#8217;ta düşmanı yenilgiye uğrattı.<br />
17 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa Kemal, Kireçtepe Zaferi&#8217;ni kazandı.<br />
21 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa Kemal, ikinci Anafartalar Zaferi&#8217;ni kazandı.<br />
19 Aralık 1915- Düşmanlar sayısız ölü bırakarak, bir daha dönmemek üzere gittiler.<br />
1916-1917<br />
14 Ocak 1916 &#8211; Mustafa Kemal, Edirne&#8217;de bulunan 16.Kolordu Komutanlığı&#8217;na atandı.<br />
1 Nisan 1916 &#8211; Mustafa Kemal, Tuğgeneralliğe terfi etti.<br />
6/7 Ağustos 1916 &#8211; Mustafa Kemal. 7. Ordu Komutanı iken, 18 Martta 2. Ordu Komutanhğı&#8217;na getirildi.<br />
5 Temmuz 1917 &#8211; Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanhğı&#8217;na atandı.<br />
20 Eylül 1917 &#8211; Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanı iken memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihsel bir rapor hazırladı.<br />
15 Aralık 1917 &#8211; Mustafa Kemal, Veliaht Vahdettin&#8217;le Almanya&#8217;ya gönderildi.<br />
5 Ocak 1918 &#8211; Mustafa Kemal, Almanya&#8217;dan geri döndü.<br />
16 Ağustos 1918 &#8211; Mustafa Kemal, yeniden 7. Ordu Komutanhğı&#8217;na getirildi. Düşmana karşı Halep&#8217;in kuzeyinde bir savunma hattı kurdu.<br />
26 Ekim 1918 &#8211; Halep yakınlarında düşman saldırısını durdurdu.<br />
31 Ekim 1918 &#8211; Mustafa Kemal, Limon Fon Sanders&#8217;ten Yıldırım Orduları Komutanhğı&#8217;nı teslim aldı.<br />
13 Kasım 1918 &#8211; Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;a döndü. 228<br />
21 Kasım 1918 &#8211; Mustafa Kemal, Fethi Bey&#8217;le (Okyar) İstanbul&#8217;da Mimber Gazetesi&#8217;ni çıkarttı.<br />
1919<br />
20 Nisan 1919 &#8211; Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişliği&#8217;ne atandı.<br />
30 Nisan 1919 &#8211; Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi olarak Anadolu&#8217;ya tayin edildi.<br />
15 Mayıs 1919 &#8211; Mustafa Kemal, Vahdettin&#8217;le görüştü.<br />
16 Mayıs 1919 &#8211; Mustafa Kemal, Bandırma Vapuru&#8217;yla İstanbul&#8217;dan Samsun&#8217;a hareket etti.<br />
19 Mayıs 1919 &#8211; Mustafa Kemal, Salı günü sabah saat sekizde Samsun&#8217;a çıktı.<br />
28 Mayıs 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Havza&#8217;da yayınla dığı genelge ile Kurtuluş Savaşı&#8217;m başlattı.<br />
21/22 Haziran 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Amasya&#8217;da millî mücadeleyi başlatan, &#8220;Amasya Genelgesi&#8221;ni yayınladı.<br />
25 Haziran 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Amasya&#8217;dan Sivas yoluyla Erzurum&#8217;a hareket etti.<br />
3 Temmuz 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, &#8220;Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8221; toplantısına katılmak üzere Erzurum&#8217;a geldi.<br />
8 Temmuz 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa etti. Türk ulusunun bir kişisi olarak vatanı ve ulusu kurtarmak için çalış malara başladığını açıkladı.<br />
23 Temmuz 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Kongresi&#8217;nde, Temsil Heyeti Başkanlığı&#8217;na seçildi. Bu toplantıda, &#8220;Misak-ı Millî Kararları&#8221; kabul edildi.<br />
4 Eylül 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi Başkanlığı&#8217;na seçildi.<br />
11 Eylül 1919 &#8211; Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdaffa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Başkanlığı&#8217;na seçildi.<br />
12 Eylül 1919 &#8211; Mustafa Kemal, illere ve komutanlıklara, İstanbul Hükümeti ile her türlü haberleşmenin kesildiğini bildirdi.<br />
20/22 Ekim 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Amasya&#8217;da İstanbul Hükümeti temsilcileri ile görüştü ve Amasya Protokolü&#8217;nü imzaladı.<br />
7 Kasım 1919 &#8211; Mustafa Kemal, Erzurum&#8217;dan milletvekili seçildi.<br />
27 Aralık 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Temsil Heyeti ile Sivas üzerinden Ankara&#8217;ya geldi.<br />
28 Aralık 1919 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Ankara&#8217;lılarla yaptığı konuşmada: &#8220;Vatanı düşman istilâsından mutlaka kurtaracağız. Fakat vazifemiz bununla bitmeyecektir. Medenî milletler arasında yerimizi alacağız.&#8221; diyordu.<br />
1920<br />
10 Ocak 1920 &#8211; &#8220;Hâkimiyet-i Milliye&#8221; Gazetesi Ankara&#8217;da kuruldu.<br />
12 Ocak 1920 &#8211; Meclis-i Mebusan İstanbul&#8217;da toplandı.<br />
28 Ocak 1920 &#8211; &#8220;Misak-ı Millî&#8221;, Meclis-i Mebusan&#8217;ın İstanbul&#8217;da yaptığı gizli toplantıda kabul edildi.<br />
16 Mart 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, İstanbul&#8217;un İtilâf Devletleri tarafından işgalini. İstanbul Hükümeti&#8217;ne ve bütün devletlere gönderdiği bir yazı ile protesto etti.<br />
19 Mayıs 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Anadolu&#8217;ya geçen Osmanlı milletvekillerine bir çağrıda bulunarak, olağanüstü yetkilere sahip ve ulusun gerçek iradesini temsil edecek bir meclisin Ankara&#8217;da toplanmasını istedi.<br />
23 Nisan 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Ankara&#8217;da Hacı Bayram Camii&#8217;nde kılınan Cuma namazından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ni açtı.<br />
24 Nisan 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi.<br />
11 Mayıs 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, istanbul&#8217;da toplanan bir Divan-ı Harp tarafından idam cezasına varptınldı. Bu karar, 24 Nisan 1920 günü padişah tarafından onaylandı.<br />
10 Ağustos 1920 &#8211; istanbul Hükümeti ile itilâf Devletleri arasında, Türkiye&#8217;yi parçalayan ve bağımsızlığımızı sona erdiren SEVR ANTLAŞMASI imzalandı.<br />
13 Eylül 1920 &#8211; Halkçılık programı, Mustafa Kemal Paşa tarafından TBMM&#8217;sinde okundu.<br />
29 Eylül 1920 &#8211; TBMM&#8217;si kuvvetleri, Sarıkamış&#8217;ı düşman istilâsından kurtardı.<br />
30 Ekim 1920 &#8211; TBMM&#8217;si kuvvetleri, Kars&#8217;ı düşman işgalinden kurtardı.<br />
8/9 Aralık 1920 &#8211; Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Moskova Büyükelçiliğine; Genelkurmay Başkanı İsmet Bey (İnönü) de Batı Cephesi Komutanlığı&#8217;na atandı.<br />
2/3 Aralık 1920 &#8211; Türkiye-Ermenistan arasındaki sınırı çizen belge, TBMM&#8217;si ile Rusya arasında yapılan Gümrü Antlaşmasıyla tespit edildi.<br />
5 Aralık 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, istanbul&#8217;dan gelen Osmanlı delgeleıi ile (izzet ve Salih Paşalar) Bilecik Tren fstasyonu&#8217;nda görüştü.<br />
25 Aralık 1920 &#8211; Mustafa Kemal Paşa; &#8220;Hiçbir kimse, hiçbir neden ve sebeple Ankara&#8217;daki Hükümet&#8217;in bilgisi olmadan kuvvet toplamaya yetkili değildir, &#8220;bildirisini yayınladı.<br />
29 Aralık 1920 &#8211; Kuva-i Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ve arkadaşlarının ulusal otoriteye karşı oldukları anlaşıldı.<br />
10 Ocak 1921 &#8211; Yunanlılarla yapılan Birinci inönü Savaşı&#8217;nda, Mustafa Kemal Paşa, inönü&#8217;ye çektiği bir telgrafta: &#8220;&#8230; Bu başarının kutsal topraklarımızı düşman istilâsından tamamiyle kurtaracak olan kesin zafere bir hayırlı başlangıç olmasını Allah&#8217;dan dilerim., &#8220;diyordu.<br />
20 Ocak 1921 &#8211; Yeni Türk Devleti&#8217;nin ilk Anayasası kabul edildi.<br />
12 Mart 1921 &#8211; Mehmet Akif&#8217;in yazdığı İstiklâl Marşı, TBMM&#8217;si tarafından millî marş olarak kabul edildi.<br />
16 Mart 1921 &#8211; TBMM&#8217;si ile Rusya arasında &#8220;Moskova Antlaşması&#8221; imzalandı.<br />
1Nisan 1921 &#8211; Yunanlılara karşı İkinci İnönü Zaferi kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, ismet İnönü&#8217;ye çektiği telgrafta: &#8220;Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun makûs talihini de yendiniz.&#8221; diyordu.<br />
10 Mayıs 1921 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın önerisiyle, TBMM&#8217;sinde &#8220;Anadolu ve Rumeli Mûdafaa-i Hukuk Grubu&#8221; kuruldu; Mustafa Kemal, bu grubun<br />
başkanlığına seçildi.<br />
21 Haziran 1921 &#8211; Mustafa Kemal Paşa. Fransız elçisi F. Boullion ile Ankara&#8217;da görüştü.<br />
5 Ağustos 1921 &#8211; TBMM&#8217;si tarafından-geniş yetkilere dayalı üç aylık süre ile Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya Başkomutanlık yetkisi verildi. Bunun üzerine<br />
kürsüye gelen Başkomutan Gazi Mustafa Kemal, yaptığı konuşmada şöyle diyordu: &#8220;Efendiler., düşmanı kesinlikle yeneceğimize dair olan güvenim bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada, bu gönül dolusu güvenimi, yüksek<br />
heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim&#8221;.<br />
23 Ağustos 1921 &#8211; Bu tarihte 22 gün ve 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı başladı. Başkomutan, or-duya yayınladığı bir emirde: &#8220;Müdafaa hattı yoktur; müdaffa sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.&#8221; diyordu.<br />
19 Eylül 1921 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya TBMM tarafından &#8220;Mareşallik ve Gazi&#8221; unvanı verlidi.<br />
20 Ekim 1921 &#8211; Fransa Hükümeti&#8217;nin Ankara Hükümeti&#8217;ni tanıması ve Fransa, Türkiye arasında Ankara Antlaşması&#8217;mn imzalanması.<br />
5 Ocak 1922 &#8211; Fransızların çekilmesiyle Türk Ordusu&#8217;nun Adana&#8217;ya girişi.<br />
26 Ağustos 1922 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz&#8217;u, Kocatepe&#8217;den saat 05.30&#8242;da topçu ateşiyle başlattı.<br />
30 Ağustos 1922 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Dumlupınar&#8217;da Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğrattı. Başkomutanlık Meydan Savaşı&#8217;nı kazandı.<br />
30/31 Ağustos 1922 &#8211; Kütahya kurtuldu. Belediyeye Türk Bayrağı çekildi.<br />
1 Eylül 1922 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Başkomutanlık emri: &#8220;Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!&#8221;<br />
2 Eylül 1922 &#8211; Yunan askeri birlikleri komutanı General Trikopis ile Digenis esir alındı. Ertesi günü Mustafa Kemal&#8217;in huzuruna getirildiler.<br />
9 Eylül 1922 &#8211; Türk ordusu İzmir&#8217;e girdi. Türk Bayrağı Kadife Kale&#8217;ye çekildi.<br />
10 Eylül 1922 &#8211; Başkomutan Gazi Mustafa Kemal İzmir&#8217;e geldi. Aynı gün Türk Ordusu, Bursa&#8217;yı düşmandan geri aldı.<br />
3 Ekim 1922 &#8211; Mudanya Konferansı toplandı. Bu tarihte Batı Cephesi Komutanı ismet Paşa, İngiltere delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy ile İtalyan delegesi General Monbelli bir araya geldiler.<br />
11 Ekim 1922 &#8211; Mudanya Ateşkesi imza edildi.</p>
<p>1 Kasım 1922 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in emriyle, TBMM&#8217;si tarafından saltanat kaldırıldı.<br />
17 Kasım 1922 &#8211; Vahdettin, İngiliz savaş gemisi Malaya ile İstanbul&#8217;dan ayrıldı.<br />
20 Kasım 1922 &#8211; Lozan&#8217;da barış görüşmelerinin başlaması.<br />
25 Kasım 1922 &#8211; Edirne&#8217;deki düşman yönetiminin TBMM&#8217;si Hükümetine geçmesi.<br />
26 Kasım 1922 &#8211; Çanakkale&#8217;deki yönetimin TBMM&#8217;si Hükümeti&#8217;ne geçmesi.<br />
2 Aralık 1922 &#8211; Anadolu&#8217;daki yenilgileri nedeniyle Yunan hükümet üyeleri ile Yunan orduları başkomutanı Hacıanesti Atina&#8217;da idam edildi.<br />
1923 &#8211; 1924<br />
14 Ocak 1923 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın annesi Zübeyde Hanım, İzmir&#8217;de öldü.<br />
20 Ocak 1923 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Lâtife Hanım&#8217;la evlendi. 5 Ağustos 1925 günü boşanarak ayrıldılar.<br />
4 Şubat 1923 &#8211; Lozan Konferansı, önemli görüş ayrılıkları nedeniyle kesildi.<br />
17 Şubat 1923 &#8211; Mustafa Kemal Paşa&#8217;mn emriyle İzmir&#8217;de ik kez &#8220;Türkiye İktisat Kongresi&#8221; toplandı.<br />
23 Nisan 1923 &#8211; 4 Şubat&#8217;ta kesilen Lozan Konferansı&#8217;nın yeniden başlaması.<br />
24 Temmuz 1923 &#8211; Lozan Barış Antlaşması imzalandı.<br />
13 Ekim 1923 &#8211; Çıkarılan bir yasayla Ankara, Hükümet merkezi yapıldı.<br />
29 Ekim 1923 &#8211; Anayasa değişikliği yapılarak Cumhuriyet ilân edildi. Gazi Mustafa Kemal, meclisin gizli oylamasında, oybirliği ile Cumhurbaşkanlığına seçildi.<br />
3 Mart 1924 &#8211; Eğitimi birleştiren yasa kabul edildi. Halifelik kaldırıldı. Osmanlı hanedanı Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkartıldı.<br />
20 Nisan 1924 &#8211; Yeni Anayasa (Teşkilât-ı Esasiye Kanunu) kabul edildi).<br />
1925-1926<br />
13 Şubat 1925 &#8211; Doğu&#8217;da Şeyh Sait isyanı başladı. 13 Mayıs 1925 tarihinde bu isyan kesin olarak bastırıldı.<br />
27 Ağustos 1925 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, şapka ile inebolu Türk Ocağı&#8217;na geldi. Kastamonu gezisi boyunca giysi yeniliği hakkında konferanslar verdi, toplantılar yaptı.<br />
2 Eylül 1925 &#8211; Tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Din görevlileri hakkında giysi değişikliği ile ilgili kararname çıkarıldı.<br />
25 Kasım 1925 &#8211; Şapka Kanunu onaylanarak yürürlüğe girdi.<br />
30 Kasım 1925 &#8211; Tekke, zaviye ve türbelerde çalışan kişilerin tüm unvanları bir yasa çıkartılarak yasaklandı.<br />
26 Aralık 1925 &#8211; Bir yasa çıkartılarak uluslararası saat ve takvim kabul edildi.<br />
17 Şubat 1926 &#8211; Medenî Kanun kabul edildi. Türk kadını medenî haklara kavuştu. Çok evlilik yasaklandı. Hukuk düzenimiz çağdaşlaştınldı.<br />
20 Mayıs 1926 &#8211; İlkokul öğretmenleri hakkında yasa çıkartıldı.<br />
5 Haziran 1926 &#8211; Türkiye, ingiltere ve Irak arasında, Türk-Irak sınırını belirten antlaşma imzalandı.<br />
15/6 Haziran 1926 &#8211; Gazi Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya izmir&#8217;de suikast düzenlendi. Eylemi düzenleyenler yakalanarak idam edildi. Bu üzücü olaydan sonra Gazi Mustafa Kemal, Türk Ulusu&#8217;na yayınladığı bir duyuruda şöyle diyordu: &#8220;Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak o lacaktır; fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır&#8221;.<br />
3 Ekim 1926 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal&#8217;in ilk heykeli, İstanbul Sarayburnu&#8217;na dikildi.<br />
1927- 1928<br />
15/20 Ekim 1927 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Büyük Söylev&#8217;ini okudu.<br />
1Kasım 1927 &#8211; Gazi Mustafa Kemal Paşa, ikinci kez Cumhurbaşkanı seçildi.<br />
4 Kasım 1927 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın ikinci heykeli, Ankara Etnografya Müzesi önüne dikildi.<br />
28 Ekim 1927 &#8211; Türkiye&#8217;de ilk kez nüfus sayımı yapıldı. O tarihteki nüfusumuzun 13 milyon 650.000 olduğu belirlendi.<br />
10 Nisan 1928 &#8211; Anayasa değişikliği yapılarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lâik bir devlet haline getirildi.<br />
24 Mayıs 1928 &#8211; Uluslararası rakamların kullanılmasıyla ilgili yasa çıkartıldı.<br />
28 Mayıs 1928 &#8211; &#8220;Millet Mektepleri&#8221; açıldı. Türk vatandaşlığı yasası çıkartıldı.<br />
1 Kasım 1928 &#8211; Yeni Türk Harfleri&#8217;nin kabul ve uygulanmasıyla ilgili yasa TBMM&#8217;si tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.<br />
1929-1930-1931<br />
5 Ocak 1929 &#8211; TBMM&#8217;sinden çıkartılan bir yasa ile Anadolu-Bağdat, Mersin, Tarsus, Adana demir yolları ile Haydarpaşa Limanı satın alındı.<br />
3 Nisan 1930 &#8211; Menemen&#8217;de Cumhuriyete karşı ayaklanma yapıldı. Öğretmen yedeksubay Kubilây bu olayda şehit edildi.<br />
12 Nisan 1931 &#8211; Atatürk&#8217;ün emriyle Türk Tarih Kurumu kuruldu.<br />
15 Nisan 1931 &#8211; Gazi Mustafa Kemal, üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçildi.<br />
25 Ekim 1931 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Balkan Konferansı&#8217;nın Ankara&#8217;da yapılan kapanış toplantısında: &#8220;&#8230; Balkan milletleri kardeştir&#8230; . İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlık dışıdır&#8221;, diyordu.<br />
1932- 1933<br />
12 Temmuz 1932 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal&#8217;in emriyle Türk Dil Kurumu kuruldu.<br />
4 Ekim 1932 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Diyarbakır gazetesi sahibine verdiği bir demeçte: &#8220;Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, istanbullu, Trakyalı, Makedonyalı, hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır&#8221;, diyordu.<br />
26 Ekim 1933 &#8211; Türk kadınlarına köy ihtiyar heyetlerine seçilme ve seçme hakkı tanındı.<br />
29 Ekim 1933 &#8211; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Cumhuriyetin onuncu yıl dönümü törenlerinde &#8220;ONUNCU YIL SÖYLEVl&#8217;ni okudu. Bu söylevinin bir<br />
yerinde şöyle diyordu:&#8221;.. Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkişafıyla, geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.. Ne mutlu Türk&#8217;üm diyene!&#8221;<br />
1934- 1935<br />
21 Haziran 1934 &#8211; Soyadı Yasası kabul edildi. Bütün Türk yurttaşlarının öz adından başka bir soyadı taşımaları zorunlu hale getirildi.<br />
24 Kasım 1934 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;e, TBMM&#8217;sinin çıkardığı bir yasa ile &#8216;ATATÜRK&#8217; soyadı verildi.<br />
3 Aralık 1934 &#8211; Hangi dinden olursa olsun, ülkemizde din adamlarının mâbet ve âyinler dışında dinsel giysi kullanmaları yasaklandı.</p>
<p>5 Aralık 1934 &#8211; Anayasa değişikliği yapılarak, Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkı verildi.<br />
14 Haziran 1935 &#8211; Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi&#8217;nin kuruluş yasası mecliste onaylanarak kabul edildi.<br />
11 Aralık 1935 &#8211; Atatürk, Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;nin kuruluş yıldönümü nedeniyle yapılan törene gönderdiği kutlama yazısında şöyle diyordu: &#8220;Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur, işte parola budur!&#8230;&#8221;<br />
1936- 1937<br />
20 Temmuz 1936 &#8211; Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Boğazlar tamamiyle Türk egemenliğine geçti. Türk askeri, &#8220;gayri askeri&#8221; adı verilen yerlere girdi.<br />
9 Ekim 1936 -Türk Hükümeti, Fransız Hükümeti&#8217;ne bir nota vererek Antakya ve İskenderun sancağına bağımsızlık verilmesini istedi.<br />
27 Ocak 1937 &#8211; Hatay&#8217;ın Bağımsızlığı, Milletler Cemiyeti tarafından kabul edildi.<br />
5 Şubat 1937 &#8211; TBMM&#8217;sinin aldığı bir kararla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası&#8217;na: &#8220;Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik, devrimcilik&#8221; ilkeleri kondu.<br />
9 Haziran 1937 &#8211; Ankara Tıp Fakültesi&#8217;nin kurulması için yasa çıkartıldı.<br />
11 Haziran 1937 &#8211; Atatürk, Trabzon&#8217;dan, Cumhuriyet Hükümeti&#8217;ne, bütün çiftliklerini ve mallarını Türk Ulusuna bağışladığını bildirdi.<br />
25 Ekim 1937 &#8211; İnönü Başbakanlıktan çekildi. Başbakanlığa Celâl Bayar atandı.<br />
28/29 Ekim 1937 &#8211; Atatürk, son kez Ankara&#8217;da Cumhuriyet Bayramı törenlerine katıldı.<br />
1938<br />
14 Ocak 1938 &#8211; Türkiye, Irak, Iran, Afganistan arasında kurulan &#8220;Sâdâbat Paktı&#8221;, TBMM&#8217;si tarafından onaylandı.<br />
19 Mayıs 1938 &#8211; Atatürk, son kez 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini izledi. Rahatsız olmasına karşın Hatay sorunuyla ilgili güney gezisine çıktı.<br />
20 Mayıs 1938 &#8211; Atatürk, Mersin&#8217;de askeri geçit törenini izledi.<br />
24 Mayıs 1938 &#8211; Atatürk, Adana&#8217;da askeri geçit törenini izledi.<br />
3 Temmuz 1938 &#8211; Antakya&#8217;da Türk ve Fransız askeri heyetleri arasında, Hatay&#8217;la ilgili bir antlaşma imzalandı.<br />
4 Temmuz 1938 &#8211; Hatay bunalımı nedeniyle feshedilen Türk Fransız Dostluk Anlaşması Ankara&#8217;da yeniden imzalandı.<br />
5 Temmuz 1938 &#8211; Türk askeri birlikleri, coşkun sevgi gösterileri içinde Hatay ve İskenderun&#8217;a girdi. Anlaşmada öngörülen yerlerde göreve başladı.<br />
2 Eylül 1938 &#8211; Hatay Millet Meclisi toplandı; Tayfun Sökmen&#8217;i Devlet Başkanı seçti.<br />
7 Eylül 1938 &#8211; Hatay Millet Meclisi Başkanı A. Melek, Hükümet Programı&#8217;nı sunuşunda şöyle diyordu: &#8220;.. Programımızın ruhu ve esası KEMALiZM rejimi ve bütün icabatıdır..&#8221;<br />
17 Ekim 1938 &#8211; Atatürk, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak ilk komaya girdi.<br />
29 Ekim 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün bulunamadığı Cumhuriyet Bayramı büyük bir üzüntü içinde kutlandı. Cumhuriyetin 15. yıl dönümü nedeniyle Atatürk&#8217;ün hasta yatağından Türk Ordusu&#8217;na yayınladığı son bildiride şöyle diyordu:<br />
&#8220;&#8230; Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet ışıklarını taşıyan Kahraman Türk Ordusu Türk vatanının ve Türklük dünyasının şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan iba-ret olan görevini her an yapmaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük milletimizin tam bir inan itimatlınız vardır&#8221;.<br />
8 Kasım 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün hastalığının ağırlaştığını bildiren bir rapor yeniden yayınlandı.<br />
10 Kasım 1938 &#8211; Saat dokuzu beş geçe, Türk Ulusu&#8217;nun yetiştirdiği bu en büyük Türk, son nefesini vererek hayattan ayrıldı.<br />
21 Kasım 1938 &#8211; Atamızın tabutu, geçici olarak Etnografya Müzesi&#8217;ne kondu.<br />
10 Kasım 1953 &#8211; Atamızın tabutu, yapılan büyük bir törenle bugünkü Anıt-Kabre kaldırıldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/mustafa-kemal-ataturk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasrettin Hoca</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/nasrettin-hoca/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/nasrettin-hoca/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2011 12:50:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=1050</guid>
		<description><![CDATA[Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur. Sivrihisar&#8217;ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir&#8217;de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun&#8217;dur. Önce Sivrihisar&#8217;da medrese öğrenimi gördü. Babasının ölümü üzerine Hortu&#8217;ya dönerek köy imamı oldu. 1237&#8242;de Akşehir&#8217;e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim&#8217;in derslerini dinledi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/nasrettin-hoca/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p>Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.</p>
<p>Sivrihisar&#8217;ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir&#8217;de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun&#8217;dur. Önce Sivrihisar&#8217;da medrese öğrenimi gördü. Babasının ölümü üzerine Hortu&#8217;ya dönerek köy imamı oldu. 1237&#8242;de Akşehir&#8217;e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim&#8217;in derslerini dinledi. İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır.</p>
<p><span id="more-1050"></span></p>
<p>Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur&#8217;la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.</p>
<p>Nasreddin Hoca&#8217;nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir.</p>
<p>Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca&#8217;nın diliyle kendi sesini duyurur.</p>
<p>Nasreddin Hoca, Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar genellikle halk arasında geçer. Hoca, soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur.</p>
<p>Timur&#8217;la ilgili &#8220;hamam, Timur ve peştemal&#8221; gülmecesi de, Timur&#8217;dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca&#8217;yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, &#8220;kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit&#8221; türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak kendini toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.</p>
<p>Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez. Onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar.</p>
<p>Bu konuda başka bir çelişki sergilenir. Gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, &#8220;eşek evde yok&#8221; deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün &#8220;işte eşek ahırda&#8221; diye diretmesi karşısında, Hocanın &#8220;eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi&#8221; demesidir.</p>
<p>Onun gülmecelerinde, kaba sofuların &#8220;ahret&#8221; le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. &#8220;Fincancı Katırları&#8221;, &#8220;Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim&#8221; başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan &#8220;Ye Kürküm Ye&#8221; gülmecesi, Hoca&#8217;nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.</p>
<p>Nasreddin Hoca&#8217;nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, &#8220;İncili Çavuş&#8221;, &#8220;Bekri Mustafa&#8221;, &#8220;Bektaşi&#8221; gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın, Şeriat&#8217;ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/nasrettin-hoca/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sultanahmet Camii&#8217;nin 400 yıllık sırrı</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/sultanahmet-camiinin-400-yillik-sirri/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/sultanahmet-camiinin-400-yillik-sirri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 12:33:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlginç]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Sultanahmet Camii]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=4874</guid>
		<description><![CDATA[Sultanahmet Camii’nin yapıldığı 1609 yılından bu yana gizemli bir sır taşıdığı ortaya çıktı. Sultanahmet Camii’ndeki şadırvanlarda musluklardan akan sularla yağmur sularının nasıl tahliye edildiği belirlenemedi. Yeraltının röntgeni çekilecek. 402 yıllık tarihi caminin inanılmaz sırrı, restorasyon ihalesiyle ortaya çıktı. Sultanahmet Camii’nin özellikle denize bakan güney cephesinde son dönemde ortaya çıkan nem nedeniyle Vakıflar Genel Müdürlüğü, kapsamlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/sultanahmet-camiinin-400-yillik-sirri/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p><a href="http://www.erguvanim.net/blog/wp-content/uploads/2011/05/sultanahmet-camii.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4875" title="sultanahmet-camii" src="http://www.erguvanim.net/blog/wp-content/uploads/2011/05/sultanahmet-camii.jpg" alt="" width="290" height="298" /></a>Sultanahmet Camii’nin yapıldığı 1609 yılından bu yana gizemli bir sır taşıdığı ortaya çıktı. Sultanahmet Camii’ndeki şadırvanlarda musluklardan akan sularla yağmur sularının nasıl tahliye edildiği belirlenemedi. Yeraltının röntgeni çekilecek.</p>
<p>402 yıllık tarihi caminin inanılmaz sırrı, restorasyon ihalesiyle ortaya çıktı. Sultanahmet Camii’nin özellikle denize bakan güney cephesinde son dönemde ortaya çıkan nem nedeniyle Vakıflar Genel Müdürlüğü, kapsamlı bir restorasyon kararı aldı. Restorasyon projesi için açılan ihaleyi 350 bin TL’ye mimar Feyhan İnkaya kazandı. Büyük restorasyon öncesi Sultanahmet Camii’nde santim santim bir planlama çalışması başlatıldı.<br />
<span id="more-4874"></span><br />
23 BİN ÇİNİ VARMIŞ<br />
Bu çalışmada Sultanahmet Camii’nin hem şadırvan hem de yağmur sularının gittiği atık su kanallarına ulaşılamadı. Yardım istenen İSKİ de bu kanalları bulamadı. Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem, HABERTÜRK’e şunları söyledi:</p>
<p>“Drenaj kanallarının nasıl yapıldığı, ne kadarlık alanı kapsadığı ilk kez tespit edilecek. Sonuçlara göre; çalışma yönlendirilecek, rutubet önlenecek.” Ünlü çiniler de ilk kez tek tek sayıldı, 20 bin olarak bilinen sayının 23 bin olduğu saptandı.</p>
<p>ARAZİ İŞGAL EDİLMİŞ<br />
Projeyi hazırlayan İM Mimarlık’tan Feyhan İnkaya, ilk etapta neler yapacaklarını anlattı:</p>
<p>“Komplekste daha önce, yapılmadan önce yıkılmış sultan veya vezir sarayları var. Röntgenle kalıntıları, toprak altına gönderilen ışınlarla çekeceğiz. Bazı alanlarda çökme olmuş. Şu an üzerinde büyük binalar olan bazı yerler aslında külliye binalarından arsaya dönüştürülmüş. Fırın, mutfak ve imareti şu anda Marmara Üniversitesi’nin rektörlük binasının altında kalmış. Böyle bir külliyenin pis su ve tuvalet giderleri vardır. Şu anda orijinal tuvaletler yok ve yerini arıyoruz.”</p>
<p>HARCINDA DEVE KUŞU YUMURTASI VAR<br />
Osmanlı ile Bizans mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturan Sultanahmet Camii, 1609’da I. Ahmed tarafından, Mimar Sinan’ın öğrencisi Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırıldı. Mavi çinileri nedeniyle “Mavi Cami (Blue Mosque)” olarak da biliniyor. Külliyesiyle, İstanbul’daki en büyük yapılardan.</p>
<p>İbadethane 64 x 72 metreye 43 metre yüksekliğinde. Merkezi kubbenin çapı 23.5 metre. Sultanahmet Camii’nin harcında örümcek ve haşerelerin kokusunu sevmediği deve kuşu yumurtası kullanıldığı biliniyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/sultanahmet-camiinin-400-yillik-sirri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilimin en büyük kan davası: Galieo Galilei</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/bilimin-en-buyuk-kan-davasi-galieo-galilei/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/bilimin-en-buyuk-kan-davasi-galieo-galilei/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Dec 2011 14:30:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim-Teknik]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=1422</guid>
		<description><![CDATA[Galieo Galilei, evrenin merkezinin Güneş olduğu fikrini kabul etmiş, bu nedenle de Vatikan&#8217;ı karşısına almıştı&#8230; İddianın doğruluğuna ilişkin özür, geç de olsa, tam 359 yıl sonra dile getirilmişti. Amansız çekişme çok eski yıllara uzanmakla birlikte tüm dünya bu haberle çalkalanmıştı. 1992&#8242;de Vatikan, &#8220;evrenin merkezi dünyadır&#8221; savını geri çekip, Toscanalı inatçı bilim adamının haklılığını kabul ediyordu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/bilimin-en-buyuk-kan-davasi-galieo-galilei/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p>Galieo Galilei, evrenin merkezinin Güneş olduğu fikrini kabul etmiş, bu nedenle de Vatikan&#8217;ı karşısına almıştı&#8230;</p>
<p>İddianın doğruluğuna ilişkin özür, geç de olsa, tam 359 yıl sonra dile getirilmişti. Amansız çekişme çok eski yıllara uzanmakla birlikte tüm dünya bu haberle çalkalanmıştı. 1992&#8242;de Vatikan, &#8220;evrenin merkezi dünyadır&#8221; savını geri çekip, Toscanalı inatçı bilim adamının haklılığını kabul ediyordu.<br />
<span id="more-1422"></span></p>
<p>Papa II. Jean Paul, yaptığı açıklamayla, Kutsal Roma Katolik Kilisesi ile fizikçi ve gökbilimci Galileo Galilei arasında yaşanan, bilim tarihinin en uzun süren kan davasını da noktaladı. Birçok kişi için Vatikan&#8217;la Galilei arasında yaşanan çekişme, bilimin dinsel dogma karşısındaki zaferinin bir simgesi. Galilei&#8217;nin asıl &#8220;suçu&#8221; dinsel değerlere aykırı düşen görüşlere ya da dini inkâra değil, daha sıradan bir nedene dayanıyordu. O, Aristoteles&#8217;in eski öğretilerini çürütmüş, dolayısıyla antik Yunan filozoflarının &#8220;kuşku duyulmaması gereken&#8221; iddialarına dayanan ünlü akademisyenlerin kovanına çomak sokmuştu. Galilei&#8217;nin çıkışlarından rahatsız olan dönemin bilim otoriteleri, bu çatlak sesi susturması için Vatikan&#8217;a baskı yapmışlardı.</p>
<p>Geleceğin dahisi Galileo Galilei, 15 Şubat 1564&#8242;te Pisa&#8217;da dünyaya geldi. Babası Vincenzo Galilei, Floransa&#8217;nın ünlü bir ailesinden gelmekle birlikte, orta halli bir adamdı; kendisini daha çok felsefeye vermişti. Çocukluk yıllarını babasının entelektüel yaşam tarzı şekillendirmişti. Galilei, ilk önce Güzel Sanatlar Akademisi&#8217;ne yazıldı; ancak, 17 yaşında babasının isteği üzerine Tıp Fakültesi&#8217;ne başladı. Onun gözü ise, mekanik bilimlerdeydi. Matematiğe büyük bir merak sarmış, makinelerin matematiksel hesaplamaları konusunda yoğunlaşmıştı. 18 yaşındayken, babası da Floransa&#8217;ya dönünce, meydanı boş buldu ve üniversite derslerini bir kenara bırakarak, bir aile dostundan gizlice matematik dersleri almaya başladı. Öğretmeni Ostilio Ricci, matematikle birlikte fiziğe de meraklıydı.</p>
<p>Arkhimedes&#8217;in hayranıydı; bu büyük bilginin tüm eserlerini ezberlemiş, icatlarına temel olan matematik kurallarını incelemişti. Galilei, aldığı dersler sırasında devrim yaratacak fikirlerini de şekillendirmeye başlamıştı: Gezegenlerin hareketleri gibi doğal fenomenler matematikle açıklanabilirdi. Bu iddia, şimdi çok aykırı görünebilir, ancak, 16. yüzyılda evrenle ilgili araştırmalar yapan bilim adamları tek bir kaynağa dayanıyorlardı: Yunanlı filozof Aristoteles, M.Ö. 4. yüzyılda, bilime ilişkin her türlü yaklaşımı inceleyen düşünür, gününün koşullarında pek çok soruyu cevaplamaya çalış-mıştı.</p>
<p>Ancak doğaldır ki, ileri sürdükleri tartışılmaya başlamıştı. Galilei hayatını Aristoteles öğreti-lerine saldırarak ve onu körü körüne izleyenlerle savaşarak geçirdi. Bunun gerçekleşmesinde gerekli ipuçlarını, ona Ricci sunmuştu</p>
<p>Galilei, Pisa Katedrali&#8217;nde otururken, tavanda asılı duran lambanın gidiş gelişleri dikkatini çekti. Lamba bir düzen içinde sallanıyordu. Bu konuda yaptığı deneyler sonucunda; salınımların eşzamanlı olduğunu, matematik kurallarını izlediğini; dolayısıyla, zamanı belirtmede sarkacın kullanılabileceğini ortaya koydu. Ayrıca, bu yöntemle hastaların nabızlarını ölçmeye yarayan bir de cihaz geliştirdi.</p>
<p>Buluşu, Galilei&#8217;nin tıp profesörlerini bir süreliğine memnun etmişti. Ancak 1585&#8242;te, kendisine destek verilmesi isteğini reddettiler ve saygısızlık ettiği gerekçesiyle onu kovdular. Bu olayı izleyen yıllarda, zamanının büyük bir bölümünü matematik öğrenmeye ve çalışmalarına ayırdı. Artık tek bir hayali vardı: profesyonel bir matematikçi olmak.1588&#8242;e gelindiğinde, beş üniversiteden ret cevabı almış, hatta bir ara doğduğu kentten ayrılmayı bile düşünmüştü. Ancak, sonunda Pisa&#8217;da üç yıllığına matematik dersi verme isteğini kabul ettirdi. Tabii ki, burada da rahat durmayacak ve meslektaşlarını kızdırmaya devam edecekti.</p>
<p>Meslektaşlarından bir kısmı, deney yönteminin Aristoteles&#8217;e körü körüne bağlanmaktan daha doğru bir yol olduğunu kabul ediyordu. Ancak yine de, &#8220;cisimlerin düşüşü&#8221; ile ilgili Aristoteles&#8217;in geliştirdiği fizik yasasını benimsiyorlardı: Ağır cisimler daha hızlı, hafif cisimler daha yavaş düşer. Galilei ise, bu yasayı çürütmeye koyuldu. O; kâğıt, tüy gibi hafif cisimlerin yavaş düşmesinin havanın karşı koymasından ileri geldiğini; gerçekte ise, aynı yükseklikten bırakılan farklı ağırlıktaki iki cismin, yere aynı zamanda düşeceğini ileri sürüyordu. Pisa&#8217;daki ünlü eğri kuleye çıktı, biri büyük, ağır; diğeri küçük, hafif iki topu aynı anda bıraktı. İkisi de aynı anda yere düşmüştü.</p>
<p>Bu deney, üniversitedeki diğer profesörleri fazlasıyla kızdırmıştı. Gerçeğin yüzlerine vurul-masını hazmedemeyen okul yönetimi, Galilei&#8217;nin sözleşmesini yenilemedi. 28 yaşındaki bilim adamı, başka sulara yelken açmak zorunda kaldı. Uzun uğraşlar sonunda, Padova&#8217;ya yerleşti ve kent dükünün himayesi altında Padova Üniversitesi&#8217;nin matematik kürsüsünden kabul ce-vabı aldı. En ünlü keşiflerini ve teorilerini, bu üniversitedeki yılları sırasında gerçekleştirecek-ti.</p>
<p>Galilei topları Pisa Kulesi&#8217;nden gerçekten attı mı?<br />
Galilei&#8217;nin altın ve kurşun karışımı topları Pisa Kulesi&#8217;nden aşağıya atarak gerçekleştirdiği ileri sürülen deney, bilim adına bir efsane kabul ediliyor. Ancak bu deneyi gerçekleştirip ger-çekleştirmediği tartışılıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü&#8217;nden Prof. Dr. Giorgio de Santillana, Britannica Ansiklopedisi&#8217;nin Galieo Galilei bölümüne yazdığı önsözde, öykünün gerçek temelinin bulunmadığını belirtiyor. Ancak, 1994&#8242;te Galilei&#8217;nin biyografisini kaleme alan James Reston ise efsanenin doğru olduğu kanısında.<br />
Ancak kesin olan, 1586&#8242;da Simon Stevin adlı Flaman matematikçinin, Galilei&#8217;ninkine tamamıyla benzeyen deneyi 3 yıl sonra gerçekleştirip, sonuçlarını da yayımlamış olması. Stevin de Galilei gibi, Aristotales&#8217;in ağır cisimlerin hafif cisimlere oranla daha hızlı düştüğü savını çürütmeye çalışmıştı. Bunu ispatlamak için biri diğerine göre on kat daha ağır kurşun topları, 9 m. yükseklikten aşağıya bıraktı. İki top da aynı anda yere düşmüştü.<br />
Galilei belki de hiç gerçekleştirmediği bir deneyle ün kazanmış ve Kilise&#8217;ye karşı bunun so-nuçlarına katlanmak zorunda kalmıştı. Bu deney yıllar sonra 2 Ağustos 1971&#8242;de, Apollo 15&#8242;in komutanı Dave Scott tarafından gerçekleştirildi. Scott bir çekiçle kuş tüyünü aynı anda bıraktı. Ay&#8217;ın havasız ortamında, iki cisim de aynı anda hızla yere düştüler.</p>
<p>1602&#8242;de yine Aritoteles&#8217;in yasalarını çürütmeye çalışmakla meşguldü. Çeşitli ağırlıkta toplar alarak, bunların bırakıldıkları zeminin 1602&#8242;de yine Aritoteles&#8217;in yasalarını çürütmeye çalışmakla meşguldü. Çeşitli ağırlıkta toplar alarak, bunların bırakıldıkları zeminin eğrilik derecesine göre yavaş ya da hızlı düşeceklerini kanıtlamaya girişti. Oluğa benzeyen tahta, sırasıyla çeşitli açılarda eğri tutuldu. Cisimlerin ağırlıklarına göre değil, tahtanın eğrilik derecesine göre hızlı ya da yavaş yuvarlandıkları görüldü.<br />
Galilei&#8217;nin eline koz verecek bir başka olay da, Ekim 1604&#8242;te yaşandı. Yıldız patlaması şeklinde tanımlanan üstnova, tartışmayı başlatan kıvılcım olmuştu. Avrupalı gökbilimciler, Ophiucus Takımyıldızı&#8217;nda meydana gelen büyük bir patlama keşfetmişlerdi. Halbuki Aristoteles, yıldızların yerlerinden kımıldamayan sabit cisimler olduğunu belirtmişti. Galilei, bu konuyla ilgili olarak pek çok konferansa katılınca, Padova Üniversitesi profesörlerini de karşısına aldı.<br />
1609&#8242;da, Hollandalılar&#8217;ın uzaktaki cisimleri daha yakın gösteren bir cihazı keşfettiklerini duyması, onun için bir dönüm noktası oldu. Bu cihaz teleskoptu.<br />
Galilei, Venedik&#8217;teyken kendi adını taşıyan ıraksak mercekli dürbünle bu keşfi geliştirdi ve gökcisimlerini incelemeye başladı. Gördükleri, Aristoteles&#8217;in tüm iddialarını yerle bir ediyordu. Önce, Ay üzerinde gözlemler yaparak dağların yüksekliğini ölçtü. Güneş üzerindeki lekeleri saptadı. Bugün de &#8220;Galilei Uyduları&#8221; diye anılan, Jüpiter&#8217;in ekseninde dönen uyduları keşfetti.<br />
Ancak en çok endişe uyandıran buluşu Venüs&#8217;tü. Galilei, Venüs&#8217;ün de Dünya&#8217;nın hareketlerine benzer evreler geçirdiğini gördü. Aristoteles&#8217;e göre Dünya, evrenin merkeziydi ve diğer gezegenler onun yörüngesinde yer alıyordu. Dolayısıyla, Venüs&#8217;ün tam bir daire çizmesi ge-rekliydi, yarım daire değil. Ancak, teleskopu bunu göstermiyordu. Galilei, Dünya&#8217;nın evrenin merkezi olmadığına ilişkin çok somut bir kanıt elde etmişti.<br />
Buluşlarını 1610 yılında yayımladığı Yıldızların Habercisi (Sidereus Nuncius) başlıklı kitabında açıklayınca, büyük bir yankı uyandırdı ve uluslararası alanda ün kazandı. Bu kitapla Vatikan&#8217;ın dikkatini de üzerine çekmişti. Başta her şey iyi gidiyordu: Papanın gökbilimcilerine teleskopuyla bir sunum yapması için davet edilmişti, bunun yanı sıra iddialarını sevinçle karşılamışlardı.<br />
Ancak Galilei, iki konuda Vatikan&#8217;ı karşısına aldı. Keşiflerinden de aldığı cesaretle, Güneş Sistemi&#8217;nin merkezinin Güneş olduğunu kendisinden 70 yıl önce ileri süren Kopernik&#8217;i des-tekledi. İkinci olarak da, teleskopuyla gökyüzüne bakmak istemeyen Aristotelesçilerle yine dalga geçti.<br />
Ünleri ve meslekleri tehdit altına girmeye başlayan bilim adamları, Galilei&#8217;nin Kopernik&#8217;i desteklemesiyle İncil&#8217;e sarıldılar. Yehova&#8217;nın Eski Ahit&#8217;inde aradıklarını buldular: Bir öyküde, Güneş&#8217;in hareketsiz durduğunun &#8220;varsayıldığı&#8221; belirtiliyordu. Bu da, aslında Güneş&#8217;in hareket ettiği anlamında yorumlanabilirdi.<br />
Galilei&#8217;nin düşmanları, Kopernik ve onun görüşlerini benimseyenlerin Kutsal Kitap&#8217;ın doğru-luğunu karalamaya ve yalanlamaya çalıştıklarını ilan ettiler. Bu nedenle de dini inkâr suçunu işlediklerini öne sürdüler. Vatikan&#8217;ın şüpheli inkârcıları araştıran görevlileri konuya el koy-makta geç kalmadılar. Galilei için bundan sonraki durak artık belli olmuştu: Engizisyon!</p>
<p>5 Mart 1616&#8242;da, Yüksek Din Kurulu bir emirname yayımladı. Engizisyon kurumunun yüksek mahkemesi sayılan bu kurul, emirnamesiyle, Kopernik&#8217;in bütün kitaplarını yasaklıyordu. On-dan birkaç gün sonra da, kardinal Bellarmino, Galilei&#8217;yi sarayına çağırarak, papa ile Yüksek Kurul&#8217;un ortak emrini bildirdi. Kendisinden<br />
Kopernik&#8217;in görüşlerine katılmaktan vazgeçme-sini istedi. Galilei boyun eğer gibi göründü. Çünkü bunun bir oyun olduğunu, karşı gelecek olursa Bellarmino&#8217;nun bunu &#8220;suçu açıkça kabul etmek&#8221; sayacağını ve Engizisyon Mahkemesi&#8217;nde aleyhinde kanıt olarak kullanacağını anlamıştı. Galilei bu seferlik ucuz atlatmıştı.</p>
<p>Aydın bir din adamı olan papa VIII. Urbano&#8217;nun Vatikan&#8217;ın başına geçmesiyle biraz olsun rahatladı. 1624 yılında, Güneş Sistemi&#8217;yle ilgili teorileri tartışacağı yeni bir kitap yazmaya başladı. Ancak bir şart koşulmuştu: Kitapta hiçbir teorinin tam olarak doğru olduğunun bili-nemeyeceği, bunu sadece Tanrı&#8217;nın bilebileceği vurgulanmalıydı. 1632&#8242;de, İki Büyük Dünya Sistemi, Ptolemaios ve Kopernik Sistemleri</p>
<p>Üzerine Konuşmalar (Dialoge Sopra i due Massimi Sistemi de Mondo, Ptolemaico e Copernico) adlı kitabını yayımladı. Kitap, Avrupa&#8217;da büyük ilgi gördü ve bilim literatürünün klasik eserleri arasındaki yerini aldı. Büyük bilgin, bu eserinde de Kopernik&#8217;i savunmuştu. Büyük fırtına koparan eser, gericileri endişeye düşürmüştü. Onlara göre, Galilei&#8217;nin kitabıyla &#8220;yer, gök alt üst olmuştu&#8221;. Galilei bunun böyle olacağını önceden bildiği için, kitabında Simplicius&#8217;u şöyle konuşturmuştu: &#8220;Yeni düşünce tarzı yerle göğü alt üst ediyor!&#8221;</p>
<p>1633&#8242;te, 69 yaşındaki bilim adamı, dini inkâr suçundan Roma&#8217;ya çağrıldı. Uzun sorgulamalar sonunda, mahkemenin işkence kararı kendisine bildirilince, birdenbire durgunlaştı. Belki davası uğruna her türlü işkenceye göğüs gerebilirdi, ama, çektiği acıların bilime ne yararı olacaktı ki? Kopernik&#8217;in sistemini redde zorlanmıştı, o da bunu kabul etti. İddiasından vazgeçmişti; dizlerinin üzerinde doğrulurken şöyle mırıldanmıştı: &#8220;Her şeye rağmen Dünya dönüyor&#8221;.<br />
Ömür boyu hapse mahkûm edilen Galilei, Floransa yakınlarında bir evde son 9 yılını göz hapsinde geçirdi. Bu soyutlanmış yaşamı sırasında, bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Hareket ve güç konusunda yazdığı kitabı Mekanikle İlgili İki Yeni Bilim Üzerine Söylevler ve Matematiksel Kanıtlar (Discorsi e Dimostrazioni Mathematice Intorno a Due Nuove Scienze Attenenti alla Mecanica), Galilei&#8217;nin bilim dünyasına kattığı en önemli eserlerden biri. Bu kitabıyla bir kez daha, bilimsel devrimlerin matematiğe dayandığını kanıtlıyordu.</p>
<p>8 Ocak 1642&#8242;de, 77 yaşında öldü. Ölümünden hemen sonra Noel günü, Lincolnshire çiftliğinde, Galilei&#8217;nin attığı temelleri geliştirecek bir erkek çocuk dünyaya geldi. Bu çocuğun adı Isaac Newton&#8217;dı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/bilimin-en-buyuk-kan-davasi-galieo-galilei/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evliya Çelebi (1611-1682)</title>
		<link>http://www.erguvanim.net/blog/evliya-celebi-1611%c2%92-1682/</link>
		<comments>http://www.erguvanim.net/blog/evliya-celebi-1611%c2%92-1682/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 23:38:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kumsal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.erguvanim.net/blog/?p=2027</guid>
		<description><![CDATA[1611&#8242;de İstanbul&#8217;da doğdu. 1682&#8242;de, Mısır&#8217;dan dönerken yolda ya da İstanbul&#8217;da öldüğü sanılıyor. Asıl adı Evliya Çelebi Derviş Mehmed Zillî. Ailesi Kütahya&#8217;dan gelip saraya yerleşti. Babası sarayda kuyumcu olan Mehmet Zillî. Özel öğrenim gördü. Bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış sanatlarını öğrendi. Musiki ile ilgilendi, hafız oldu. Enderuna alındı. Dayısı Melek Ahmed Paşa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.erguvanim.net/blog/evliya-celebi-1611%c2%92-1682/&amp;layout=standard&amp;show_faces=1&amp;width=450&amp;action=like&amp;colorscheme=light&amp;font=" scrolling="no" frameborder="0" style="border:none; overflow:hidden; width:450px; height:30px"></iframe><p><img class="alignleft" src="http://img204.imageshack.us/img204/2017/evliyacelebivn4.jpg" alt="evliya çelebi" width="263" height="344" />1611&#8242;de İstanbul&#8217;da doğdu. 1682&#8242;de, Mısır&#8217;dan dönerken yolda ya da İstanbul&#8217;da öldüğü sanılıyor. Asıl adı Evliya Çelebi Derviş Mehmed Zillî. Ailesi Kütahya&#8217;dan gelip saraya yerleşti. Babası sarayda kuyumcu olan Mehmet Zillî. Özel öğrenim gördü. Bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış sanatlarını öğrendi. Musiki ile ilgilendi, hafız oldu. Enderuna alındı. Dayısı Melek Ahmed Paşa aracılığıyla Sultan 4&#8242;üncü Murat&#8217;ın hizmetine girdi. Gezmeye ilgisi çocukluğunda babasından ve yakınlarından dinlediği öyküler, söylenceler ve masallardan kaynaklanır. Seyahatname&#8217;nin giriş bölümünde gezi merakını bir rüyaya bağlar. Kendi anlatımınına göre, bir gece rüyasında Hazreti Muhammed&#8217;i gördü. &#8220;Şefaat ya Resulallah&#8221; diye şefaat isteyecekken, şaşırıp &#8220;Seyahat ya Resulallah&#8221; dedi. Böylece birçok ülkeyi gezme, tanıma fırsatı bulduğunu yazar. 1635te, yani 24 yaşındaki iken önce İstanbul&#8217;u dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640ta Bursa, İzmit ve Trabzon&#8217;u gezdi. 1645te Kırım&#8217;a Bahadır Giray&#8217;ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı. 1646da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa&#8217;nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan&#8217;ın, Gürcistan&#8217;ın kimi bölgelerini gezdi. Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı. 1648te İstanbul&#8217;a dönerek Mustafa Paşa ile Şam&#8217;a gitti, üç yıl bölgeyi gezdi. 1651den sonra Rumeli&#8217;yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya&#8217;da bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi.<br />
<span id="more-2027"></span><br />
50 yıllık seyahat</p>
<p>Gezileri 50 yıl sürdü. Gezilerinde karşılaştığı toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yaptı. Kültürleri, günlük yaşayışları inceledi ve ünlü Seyahatname&#8217;sinde yazdı. Seyahatname&#8217;nin üslubu, Divan edebiyatı düz yazılarının tersine son derece sadedir. Dili kolayca anlaşılır. Konuşma diline yakın, akıcı bir üslup kullandı. Anlatımlarında kimi zaman mizah unsurlarına da yer verdi. Gözlemlerine, kendi düşünce ve çıkarmalarını da ekledi. Anlatımını belli bir zaman dilimiyle sınırlamadı. Seyahatname&#8217;de geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş iç içedir. Yapısı gereği Seyahatname bir kültürel derleme niteliğindedir. İçinde, gidilen yerlerde dinlenen halk öyküleri, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masallar, maniler, halk oyunları unsurları, giyim-kuşamla ilgili özellikler, düğün-cenaze törenleri, yerel oyunlar, inançlar, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat özellikleri de vardır. Ayrıca gezilen bölgelerdeki evler, cami, mescid, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, kule, kale, sur, yol, havra, köprü gibi çevresel yapıları da inceler. Seyahatnamesi, yalnızca 17&#8242;nci Yüzyıl Osmanlı dünyası için değil, Kafkasya, Arap ülkeleri, Balkanlar ve Orta Avrupa bakımından da önemli bir tarihsel coğrafya-kültür haritası niteliğindedir.</p>
<p>ESERİ:</p>
<p>Seyahatname (10 cilt. İlk sekiz cilt 1898-1928, son iki cilt 1935-1938)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.erguvanim.net/blog/evliya-celebi-1611%c2%92-1682/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

