16
Peygamber Efendimizin dünyaya gelişine kadar olan hadiseler
Gönderen kumsal
Peygamber Efendimizin Pak Nesebleri
Cenâbı Hakk, insanlığın babası Hz. Adem’i yaratmıştı.
Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arşı Âlâ’da muazzam bir nurla bir isim yazılı gördü: “Ahmed.”
Merak edip sordu: “Yâ RabbiL Bu nur nedir?”
Allah Teâlâ buyurdu: “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. EÄŸer o olmasaydı, seni yaratmazdım!”1
îmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen gelen o nurun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.
Bir gün ashabtan Abdullah b. Câbir (r.a.), “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Bana, Allah’ın, her ÅŸeyden evvel yarattığı ÅŸey nedir, söyler misin?”
Şu cevabı verdiler:
“Her ÅŸeyden evvel senin Peygamberinin nurunu, Kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudretiyle dilediÄŸi gibi gezerdi. O zaman ne Levh, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneÅŸ, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı.”2
Semâyı bütün haÅŸmetiyle aydınlatan nur, sonra ilk olarak Hz. Adem’in alnında parladı. Sonra peygamberden peygambere geçerek Hz. İbrahim’e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oÄŸlu Hz. İsmail’e intikal etti.”Peygamberlerin Babası” olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oÄŸlu vardı: İshak ve İsmail (a.s.). O, oÄŸlu İshak’ın neslinden birçok peygamberin geleceÄŸini Cenabı Hakk’ın ilhamıyla bilmiÅŸti. Ancak, çok sevdiÄŸi Hacer’den dünyaya gelen oÄŸlu İsmail’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceÄŸi meçhuli idi.
Bununla birlikte, âhirzamanda büyük bir peygamberin gönderileceÄŸini de biliyordu. Bu sebeple de, Son Peygamber’in, çok sevdiÄŸi oÄŸlu İsmail’in neslinden gelmesini ÅŸiddetle arzu ediyordu.
İlk banisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk mabedi Kabe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuÅŸtu. Hz. İbrahim, bu mukaddes binanın tekrar inÅŸası için Cenâbı Hakk’tan emir aldı ve oÄŸlu İsmail’le birlikte derhâl çalışmaya koyuldu.
Kabe’nin inÅŸası tamamlanınca, baba oÄŸul ellerini dergâhı İlâhî’ye açarak şöyle yalvardılar:
“Ey Rabbimiz!.. Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder; ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitab’ı ve hükümlerini öğretsin, onları günahlardan temizlesin!”3
İşte, Cenâbı Hakk, yapılan bu samimî duayı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmail’in neslinden, Peygamberlerin Reisi Hz. Muhammed’i (s.a.v.) göndererek kabul etti. Bu gerçeÄŸi bizzat Kâinatın Efendisi, “Ben, babam İbrahim’in duasıyım.”4 diyerek ifade buyurmuÅŸlardır.
Hz. İsmail’in evlâd ve torunları gittikçe çoÄŸaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnan OÄŸulları, onlar içinden Mudar OÄŸulları ve onlar içinden de KureyÅŸ Kabilesi diÄŸerlerinden üstün ve farklı oldu. KureyÅŸ Kabîlesi içinde ise, Haşîmîler kolu, hepsinden daha çok fazilet ve ÅŸeref buldu.
Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyurmuşlardır:
“Allah, İbrahim OÄŸullarından İsmail’i, İsmail OÄŸullarından Kinane OÄŸullarını, Kinane OÄŸullarından da KureyÅŸ’i, KureyÅŸ’ten de Benî Haşîm’i, Benî Haşîm’den de beni seçmiÅŸtir.”5
Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin 20. dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:
“Muhammed (s.a.v.), Abdullah, Abdûlmuttâlib (asıl ismi Åžeybe), Haşîm, Abdi Menaf [Muğîre], Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinane, Huzeyme, Müdrike [Amir], İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan.”6
İşte, Fahri Kâinat Efendimizin büyük dedeleri, bu zâtlardı. Her birinin zürriyeti çoğalmış ve her biri pek çok cemaatin reisi, birçok kabîle ve aşiretin dedesi ve babası olmuşlardır.
Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabîle iki kola ayrılsa, Sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise yüzünde parlayan müstesna nurdan bilinirdi.
Yirminci Dededen Sonraki Neseb Çizgisi
Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin 20. dedesi olan Adnan’ın, Hz. İbrahim’in neslinden olduÄŸu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrahim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada 40 batın [göÂbek] bulunduÄŸunu belirtirler.7
Buna binâen, aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduÂÄŸunu az çok tasavvur etmek mümkündür.
Bu sebeple, Resûli Ekrem Efendimizin 20. dedesi Adnan’Âdan Hz. İbrahim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, baÂsamak basamak tesbit edilememiÅŸtir. Bazı neseb âlimleri yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmail’e Peygamber Efendimizin nesebini vardırmışlardır. Haliyle bu, arada birçok basamağın atlandığını ortaya koyar.
Adnan ‘dan Hz. İbrahim ‘e kadar
Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan’dan Hz. İbraÂhim’e vardırdıkları ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıraÂlarlar:
Adnan
Udd (veya Udad)
Mukavvim
Nah ur (veya Sarih)
Teyrah
Ya’ruh
YeÅŸcub
Nabit
İsmail (a.s.)
İbrahim (a.s.)8
Ayrıca, İbni İshak, bundan sonra da Resûli Ekrem EfendiÂmizin neseb silsilesini tâ Âdem’e (a.s.) kadar götürür.9 Ancak, belirtelim ki, diÄŸer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifak etmiÅŸ deÄŸillerdir.
——————————————————————————–
2 Kastalanî, Mevahibû’lLedünniye, c. 1, s. 6. Kastalanî, A.g.e., c. 1, s. 7.
3 Bakara, 129.
4 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 175; Taberî, Tarih, c. 2, s. 128.
5 Ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 20; Müslim, Sahih, c. 7, s. 58.
6 İbni HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 13; ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 5556; Belâzurî,
Ensabû’lEÅŸraf, c. 1, s. 12 v.d.; Taberî, Tarih, c. 2, s. 172180.
7 Mevlânâ Şiblî, Asrı Saadet, c. 1, s. 119.
8 Ibni HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 2; libni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 56.
9 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 24.

Peygamber Efendimizin MeÅŸhur Dedeleri
Şüphesiz, Kâinatın Efendisinin nurunu alnında İlâhî bir emanet olarak taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, ona zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.
KUSAY
Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sâdece Zühre adında erkek kardeşi vardı.
Hz. Âdem’den beri devam edip gelen Nur-u Ahmedî’yi alnında taşıma ÅŸerefi, bu iki kardeÅŸten Kusay’a ihsan edilmiÅŸti. Büyük oÄŸul olduÄŸu için, ailenin reisliÄŸi vazifesi de kendisine verilmiÅŸti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce Mekke’nin ileri gelen ÅŸahsiyetlerinden biri oldu. TeÅŸkilâtçılığı, idareciliÄŸi, adaletli kararlan ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimat kazandı. Bu sebeple Mekke’nin idaresi ona verildi. Mekke’yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabîleyi, kendilerine ayırdığı mahallelere o yerleÅŸtirdi. Mekke’nin en mühim iÅŸleri onun evinde görüşülüp karara baÄŸlanırdı. Kabe’nin perdedarlığı, hacıların su ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaÅŸa giderken bayrak dikme ve Mekke Meclisini idare etmek gibi mühim iÅŸler, ona emanet edilmiÅŸti. Kabe’nin karşısında ve kapısı Kabe’ye bakan ilk ev, onun için inÅŸa edilmiÅŸti. Bu ev, Mekke’nin bir nevi hükümet binası veya içinde Mekke Åžehir Devletinin her türlü iÅŸ ve meselelerinin görüşüldüğü bir parlamento idi. Kusay’ın bu konağı, tarihte “Dârû’n Nedve” ismiyle şöhret bulmuÅŸ ve Hicret’ten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiÅŸtir.
Kusay, Mekke’de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize âit nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu hâline getirmiÅŸti.
YaÅŸlanınca, âdetleri üzere aile reisliÄŸi vazifesini en büyük oÄŸlu Abdû’d-Dâr’a, “Sevgili oÄŸlum!.. Seni bu kavme reis tâyin ediyorum.” diyerek teslim etti.
Ne var ki, Abdû’d-Dâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip deÄŸildi. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimizin kutsî nuru onun deÄŸil, küçük kardeÅŸi Abd-i Menafin alnında parlıyordu. Onun da dört oÄŸlu vardı: Haşîm, Abdû’ÅŸ-Åžems, Muttâlib ve Nevfel.10
HAŞÎM
Haşîm, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesi-dir.
Mekke’nin ileri gelen eÅŸrafından olan Haşîm, ticaretle uÄŸraşırdı. Hedefine oldukça yaklaÅŸtığı için Nur-u Muhammedî onun alnında daha haÅŸmetli bir surette parlıyordu. Bu parlaklığı nisbetinde birçok üstün fazileti de üzerinde taşırdı.
Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke’de ekmek bulunmaz olmuÅŸtu. O, Åžam’dan getirdiÄŸi has buÄŸday unundan bembeyaz ekmekler yaptırmış, birçok deve ve koyun kestirmiÅŸ, ekmek, et ve et suyu [tirit] ile bütün Mekke halkına büyük bir ziyafet çekmiÅŸti.
Haşîm, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen sayılan yüksek bir ÅŸahsiyetin sâhibi olduÄŸu için, ismi, ailesine ve soyuna ad olmuÅŸtur. Bu sebeple, Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra “Haşîmîler” denilmiÅŸtir.
Haşîm’in dört erkek çocuÄŸu olmuÅŸtu: Åžeybe [Abdûlmuttâlib], Esed, Ebû Sayfi ve Nadle.11
Haşîm’in sâdece erkek çocuklarından Åžeybe ile Esed zürriyet vermiÅŸ, diÄŸerleri çoÄŸalmamalardır. Åžeybe, Resûl-i Ekrem E-fendimizin birinci kuÅŸaktaki dedesidir. Esed ise, Hz. Ali ve annesi Fâtıma’nın dayısıdır.
Ne var ki, Esed sulbünden dünyaya gelen Hüneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşîmîler sâdece Abdûlmuttâlib Oğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır.12
ŞEYBE [ABDÛLMUTTÂLİB]
Peygamber Efendimizin birinci kuÅŸaktaki dedesidir. DoÄŸuÅŸtan ak saçlı olduÄŸundan kendisine “Åžeybe” ismini vermiÅŸlerdi. Abdûlmuttâlib, onun lâkabıdır; ancak daha çok bu lâkabla şöhret bulmuÅŸ ve anılmıştır.
Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:
Åžeybe, küçüklüğünde Medine’de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaÅŸları, diÄŸer çocuklarla, Medine’de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine âit nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.
Ok atma sırası Åžeybe’ye gelmiÅŸti. Okunu yayına yerleÅŸtirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmiÅŸti!
Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:
“Ben, Haşîm’in oÄŸluyum! Ben, (Betha) Beyinin oÄŸluyum! Okum elbette hedefini bulur!”
Seyre gelen büyükler, Åžeybe’nin bu övücü sözlerini duydular. Haris bin Abd-i Menaf OÄŸullarından biri yanına yaklaÅŸtı ve sorup sual ederek onun Haşîm’in oÄŸlu olduÄŸunu öğrendi. Mekke’ye dönüşünde bu adaım, durumu amcası Muttâlib’e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zekî bir çocuÄŸun yabancı ilde bırakılmasının doÄŸru olmayacağını belirtti.
Muttâlib, bu haber üzerine derhâl Medine’ye vardı. Åžeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Muttâlib, terkisinde yeÄŸeni Åžeybe’yle Mekke sokaklarına girerken sordular: “Bu çocuk kim?”
Göz deÄŸmesinden korkan Muttâlib’in aÄŸzından, “Kölemdir.” sözü çıktı.
Evine gelince, karısı Hatice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı, “Kölemdir.” oldu.
Ertesi gün amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaÅŸmaya baÅŸlayınca, herkes onun kim olduÄŸunu merak etmeye ve sormaya baÅŸladı. Bilenler, “Abdûlmut-tâlib [Muttâlib'in Kölesi].” diye cevap veriyorlardı.
İşte, böylece o günden sonra, her ne kadar kim olduÄŸu bilâhare ortaya çıktıysa da, Åžeybe’nin adı “Abdû’l-Muttâlib [Muttâlib'in Kölesi]” olarak kaldı.13
Abdûlmuttâlib ‘in Rüyası
Aradan yıllar geçti.
Alnında parlayan Kâinatın Efendisine âit nur, onu KureyÅŸ’in reisliÄŸi makamına getirip oturttu.
Sıcak bir yaz günü idi.
Kabe’nin yanındaki Hıcr mevkiinde serin bir gölgede uyuyordu. Bir rüya gördü. Rüyasında bir zât, kendisine şöyle seslendi:
“Kalk, Tayyibe’yi kaz!” Sordu: “Tayyibe nedir?” Fakat, o zât, sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti:
Uyanan Abdûlmuttâlib, heyecanlı idi. “Tayyibe” ne demekti? Tayyibe’yi kazmak nasıl olurdu? Rüyaya bir mânâ veremeden merak içinde o gün ve geceyi geçirdi.
Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi: “Kalk, Berre’yi kaz!”
Rüyasında ÅŸaÅŸkına dönen Abdûlmuttâlib, yine sordu: “Berre nedir?”
Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti.
Abdûlmuttâlib, derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki, gördüklerine bir türlü mânâ veremiyordu. O gün ve geceyi yine gördüğü rüyanın tesirinde geçirdi.
Ertesi gün idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine, “Kalk,” dedi, “Mednune’yi kaz!”
Derin uykuda Abdûlmuttâlib, adama, “Mednûne nedir?” diye sordu, ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti.
Abdûlmuttâlib’in merak ve heyecanı son haddine ulaÅŸmıştı. Üç gün üst üste gördüğü rüyanın boÅŸ olmadığını elbette biliyordu; ama, mânâsını anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip deÄŸildi.
Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Abdûlmuttâlib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi:
“Zemzem’i kaz!”
Abdûlmuttâlib, “Zemzem nedir, nerededir?” diye sorunca da adamın cevabı ÅŸu oldu:
“Zemzem bir sudur ki, hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kabe’de kesilen kurbanların kanlarının döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer arasındadir. Alaca kanatlı bir karga gelip orayı gagalar. Orada karınca yuvası da vardır!”14
Uyanan Abdûlmuttâlib’in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı. Çünkü, rüyayı mânâlandırmak için ipucunu elde etmiÅŸti. Zemzem kuyusundan defalarca bahsedildiÄŸini duymuÅŸtu. Fakat, onun yerini kimse bilmiyordu. Çünkü Cürhümlüler, Mekke’den düşman istilâsı önünden kaçarken Kabe’nin bütün kıymetli mallarını Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip belirsiz bir hâle getirmiÅŸlerdi. O zamandan beri Zemzem’in ismi var, kendisi yoktu.15
Abdûlmuttâlib, artık Zemzem’in yerini bulup kazmakla vazi-felendirildiÄŸini anlamıştı. Derhâl araÅŸtırmaya koyuldu. Rüyasında kendisine öğretilen yere gitti. Bu sırada alaca kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gagasıyla bir yeri karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doÄŸru yükseldiÄŸini gördü.
Abdûlmuttâlib’in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış, hayat bahÅŸeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma ÅŸerefine erecekti. Zemzem’in yerini tesbit etmiÅŸti ve sıra, kazmaya gelmiÅŸti. Bu ÅŸerefi baÅŸkasına kaptırmak ve bu sırrı baÅŸkalarına açmak istemiyordu. Bunun için ertesi gün yanına bir tek oÄŸlu olan Haris’i alarak tesbit edilen yere gitti ve kazmaya baÅŸladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem Kuyusunun örülmüş duvar taÅŸlarıyla bir daire ÅŸeklindeki aÄŸzı meydana çıktı. Abdûlmuttâlib sevinçliydi, heyecanlıydı. Âdeta gözlerine inanamıyordu. Ama gözlerine inansa da inanmasa da görünen, bir kuyu aÄŸzı idi. Tekbir getirmeye baÅŸladı: “Allahü Ekber! Allahü Ekber!”
Abdûlmuttâlib ve Kureyş İleri Gelenleri
Abdûlmuttâlib’in bu faaliyetini başından beri gözleyen KureyÅŸliler, iÅŸin artık ortaya çıkmak üzere olduÄŸunu fark-edince, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra KureyÅŸ büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdûlmuttâlib’e, “Ey Abdûlmuttâlib!.. Bu, babamız İsmail’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu iÅŸe ortak et.” dediler.
Abdûlmuttâlib, “Hayır, yapamam.” dedi, “Bu iÅŸ sâdece bana tahsis edilmiÅŸ ve aramızdan ancak bana verilmiÅŸtir!”
Abdûlmuttâlib’in bu kesin cevabı, KureyÅŸ ileri gelenlerinin hoÅŸuna gitmedi. İçlerinden Adiyy b. Nevfel şöyle konuÅŸtu:
“Sen, yalnız bir adamsın. Tek oÄŸlundan baÅŸka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eÄŸmezsin?”
Bu söz, Abdûlmuttâlib’in âdeta içini yaktı. Çünkü, KureyÅŸliler, onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduÄŸunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:
“Ya, demek sen, beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?”
Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semâya doÄŸru çevirdi ve, “Yemin ederim ki,” dedi, “Allah bana 10 erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kabe’nin yanında kurban edeceÄŸim!”16
Abdûlmuttâlib’in bu sözleri, hem bir dua, hem bir yemin, hem de bir adak idi.
Åžam ‘a GidiÅŸ
Hâdisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli nâzikti. Böyle hâdiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak vermişti. Bunu bilen Abdûlmuttâlib, kazı işinden o anlık vazgeçti ve işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul gördü.
Hakemi tesbit ettiler: Åžam’da oturan Sa’d b. Hüzeym…
Amcalarından birkaçını yanına alan Abdûlmuttâlib, KureyÅŸ kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grupla Åžam’a doÄŸru yolu çıktı.
Ne var ki, henüz Åžam’a varmadan İlâhî Kader onları durdurdu. Abdûlmuttâlib ve yanındakilerin suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Bu, kendileri için en büyük, en ÅŸiddetli düşmandan daha da tehlikeliydi. Abdûlmuttâlib’in müracaatına, KureyÅŸ ileri gelenleri, “Suyumuz ancak bize yeter!” diyerek red cevabı verdiler.
Abdûlmuttâlib ile yakınlarının hayatı büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bulunuyordu. Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su aramak, serabın peşinde koşmaktan farksızdı.
Abdûlmuttâlib ‘in Su Aramaya Çıkması
Fakat, her şeye rağmen Abdûlmuttâlib, devesine atladı ve etrafta su aramaya koyuldu. Diğerleri ise, kendi ve yakın akrabalarının susuzluktan ölüp gidecekleri ânı bekliyorlardı.
Ama, ümitleri kursaklarında kaldı. Kâinatın Efendisinin mukaddes nurunu alnında taşıyan Abdûlmuttâlib, bir vadiden geçerken devesinin ayağı bir ara kuru otlar arasına gömülmüş irice bir taşa takıldı. Deve tökezledi, taş ise yerinden yuvarlandı. Yere düşmemek için devesine sımsıkı yapışan Abdûlmuttâlib, dönüp arkasına bakınca gözlerine inanamadı: Alev saçan çölde, yuvarlanan taşın çukurunda pırıl pırıl parlayan bir avuç su gördü!
Devesinden indi. Kılıcıyla taÅŸ kovuÄŸunu geniÅŸletince su daha da gür akmaya baÅŸladı. Az zamanda önündeki çukurda fazlasıyla su birikmiÅŸti. Geri dönen Abdûlmuttâlib, sevinç çığlığı bastı: “Gelin! Hem size, hem hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum!”
Hepsi, yeniden hayata kavuşmuş gibi sevindiler. Su başına giderek hem kana kana içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler.
Bir ara Abdûlmuttâlib, kendisine su vermeyen KureyÅŸlilere döndü ve seslendi: “Suya gelin, suya!.. Allah bize su verdi. Hem kendiniz için, hem de hayvanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın gelin!”
Kureyşliler, mahcup mahcup kaynağa yanaştılar. Kana kana sudan içtiler. Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz suyla doldurdular.
KureyÅŸliler, Zemzem Kuyusunu kazan ellerin kendilerine sunduÄŸu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden deÄŸiÅŸti. Mahcup ve suçlu bir eda içinde Abdûlmuttâlib’e dönerek, “Ey Abdûlmuttâlib!..” dediler, “Artık sana diyecek bir sözümüz yok! Anladık ki, Zemzem’i kazmak senin hakkın. Bu iÅŸe ancak sen lâyıksın. Vallahi, Zemzem hususunda seninle bir daha münakaÅŸa etmeyeceÄŸiz! Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz!”
Ve, hakeme gitmeden, yarı yoldan tekrar Mekke’ye hep beraber döndüler.17
Mekke’ye dönen Abdûlmuttâlib, oÄŸlu Haris’le birlikte kazı iÅŸine devam etti ve kısa zamanda Zemzem’i ortaya çıkardı.
Kıymetli Mallar İçin Kur ‘a Çektiler
Zemzem Kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında altından iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı.
Zemzem’i ortaya çıkarma hakkını daha önce Abdûlmuttâ-lib’e bırakan KureyÅŸ ileri gelenleri, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar kabardı. Yine Abdûlmuttâlib’in başına dikildiler. “Ey Abdûlmuttâlib!..” dediler, “Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var!”
Cömert ve sabırlı Abdûlmuttâlib, önce, “Hayır. Sizin bu mallar üzerinde hiçbir hakkınız yok.” diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik ve mertliÄŸini ortaya koydu: “Ben yine de size yumuÅŸak davranayım! Aramızda kur’a çekelim!”
Bundan memnun olan KureyÅŸ ileri gelenleri, “Peki, bu kur’-ayı nasıl ve ne ÅŸekilde yapacaksın?” diye sordular.
Abdûlmuttâlib, kur’ada takib edilecek usûlü anlattı: “İlk kur’a Kabe için, iki kur’a benim için, iki kur’a da sizin için çekeriz. Kur’ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır!”
Bu usûl, tarafsız bir hâl çâresi idi. Bu sebeple KureyÅŸliler sevindiler ve Abdûlmuttâlib’in bu davranışını takdir ettiler. “DoÄŸrusu,” dediler, “pek insaflı davrandın!”
Kabe’nin içindeki Hülbel putunun yanına vardılar ve kur’a çektiler. Kur’a sonucu, KureyÅŸ ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir kere daha ortaya koydu: Altından geyik
heykeller Kabe’ye, kılıç ve zırhlar Abdûlmuttâlib’e düştü.18 Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık itiraz edecek durumları kalmadı ve mesele böylece kapandı.
Abdûlmuttâlib, kılıç ve zırhları dövdürüp saç hâline getirdikten sonra bununla Kabe’nin kapısını kapattı. Böylece, Kabe’yi altınla süsleyenlerden oldu.
Zemzem Kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdûlmuttâlib’in yaşı kemâl yaÅŸ olan 40′a ayak basmıştı.
Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakk’ın insanıyla erkek çocuklarının sayısı 10′u buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va’dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kabe’de kurban etme vaadi. Ama hangisini?.. Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi; fakat, Abdullah çok daha baÅŸka idi.
——————————————————————————–
10 İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 6(5, 70, 74; Tabert, Tarih, c. 2, s. 181-185.
11 İbn-iSa’d, A.g.e.,c. 1,s. 75, 80.
12 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 79-80.
13 İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 82-83.
14 İbn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 150-151.
15 Geniş bilgi için Bkz.: M. Dikmen-B. Ateş, Peygamberler Tarihi, c. 1, s. 229-232.
16 Ibn-i HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 160; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 88; Taberî, Tarih, c. 1, s. 128.
17 ibn-i HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 152-153; İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 84.
18 ibn-i HiÅŸam, Sîre, c. 1. s. 145-146; ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 85. Abdûlmuttâlib’in diÄŸer (erkek) çocuklarının adları şöyledir: Abbas, Hamza, Ebû Tâlib (Abd-i Menaf), Zübeyr, Haris, Had, Mukavvim, Dırar, Ebû Leheb [Abdû'l-Uzza] (ibn-i HiÅŸam, c. 1, s. 113; İbn-i Sa’d, c. 1, s. 88).

Babası Abdullah
Abdullah, Abdûlmuttâlib’in erkek çocuklarından sekizincisi idi. Sîret ve surette diÄŸer kardeÅŸlerinden çok farklıydı.
Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nuru Muhammedi, onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne hârika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahsetmişti. Ama hiç kimse, bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.
Abdûlmuttâlib ‘in, OÄŸullarıyla KonuÅŸması
Artık oÄŸullarının 10′u da büyümüştü.
Va’dini unutmayan Abdûlmuttâlib, onları bir gün bir araya topladı ve iÅŸin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiÄŸini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular: “Peki nasıl yapalım bunu?.. Kimin kurban edileceÄŸini nasıl tesbit edelim?’”
Abdûlmuttâlib, böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:
“Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!”
İtaatkâr çocuklar, babalarının emrini derhâl yerine getirdiler. Her biri okdanlığından bir ok çekti; üzerine kendi İsmini yazdıktan sonra, babasına uzattı.
Okları toplayan Abdûlmuttâlib, doÄŸruca Kabe’ye vardı. Meselenin nasıl halledileceÄŸini anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti.
Böyle durumlarda, Kureyş, bu usûlle başvururdu.
Kur ‘a ÇekiliÅŸi
Kabe’nin yanına varan Abdûlmuttâlib’in etrafını ÅŸehir halkı sarmıştı. Elindeki 10 oku, Allah’a verdiÄŸi sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz, ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde 10 ciÄŸerparesinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciÄŸerinden bir parça kopacaktı.
Memur, oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu: “Abdullah!..”
Åžefkatli baba, duyduÄŸuna inanmak istemedi; oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu: “Abdullah…”
Göz pınarları bir anda yaÅŸlarla doldu. BoÄŸazında hıçkırıklar düğümlendi. Åžefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coÅŸtu ki, bir an “Olamaz!” diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah’a verdiÄŸi sözü hatırlayarak, çelik gibi iradesiyle ÅŸefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir hâlde, yüzünü Kabe’den evine doÄŸru çevirdi ve ümitsiz ümitsiz yürüdü.
Evinde herkes onu bekliyordu. Hiçbirinin kur’a sonucundan haberi yoktu. Eve giren Abdûlmuttâlib’in gözleri bir anda, pırıl pırıl parlayan oÄŸlu Abdullah’ın yüzüne dikildi. Åžefkat ve merhametinin tekrar kabarıp his dünyasının içine girdiÄŸini görünce, yüzünü baÅŸka tarafa çevirdi. Teslimiyet içinde bakan oÄŸullarını daha fazla merakta bırakmak istemedi ve şöyle konuÅŸtu:
“Abdullah!.. Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu ÅŸerefi kardeÅŸlerin arasında sana ihsan etti!”
Abdûlmuttâlib ailesini ve evini alev alev yakan bu haber, bir anda Mekke sokaklarını da hüzün ve kedere boÄŸdu. Herkes birbirine soruyordu: “Abdullah mı, o güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?”
Abdûlmuttâlib, yanan yüreÄŸine, kasırgalaÅŸan hislerine, okyanus dalgalarını andıran ÅŸefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oÄŸlu Abdullah’ın bileÄŸini kavradı ve onu doÄŸruca İsaf ve Naile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah’ta sanki Hz. İsmail’in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.
Abdûlmuttâlib’in bir elinde bıçak, diÄŸer elinde oÄŸlu Abdullah’ın eli vardı. Kurban edilmesi için her ÅŸey tamamdı. Bu sırada birtakım gürültüler duyuldu. KureyÅŸ eÅŸrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi: “Ey Abdûlmuttâlib!.. Ne yaprak istiyorsun?”
Abdûlmuttâlib, nur yüzlü oÄŸluna bakarak cevap verdi: “Onu kurban edeceÄŸim!”
Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalgalandı. Müdahale ettiler. “Ey Abdûlmuttâlib!..” dediler, “Bu nasıl olur? Sen ki Mekke’nin büyüğüsün. Böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oÄŸlunu kurban ederse bizim de soyumuz kesilmez mi?”
Bütün kalabalık, Abdûlmuttâlib’in aleyhindeydi. Hattâ, hisleri, duyguları da… Lehinde olan tek ÅŸey, çelikten iradesiydi. Allah’ına söz vermiÅŸti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah, onun istediÄŸini vermiÅŸti: On erkek çocuk ihsan etmiÅŸti. Kurban etmemek, O’na karşı nankörlük olurdu.
Bu sırada Abdullah’ın dayısı Abdullah b. MuÄŸire ortaya atıldı ve, “Ey Abdülmuttâlib!..” dedi, “Vallahi, meÅŸru bir mazeret olmadıkça sen onu kurban edemezsin! Onu kurtarmak için, gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!”
Abdülmuttâlib’in duyguları, ÅŸefkati, merhameti de sanki dillenmiÅŸ ve kendisine aynı ÅŸeyleri haykırıyorlardı. Fakat, çelikten iradesi bir türlü gevÅŸemiyordu.
Kureyşliler ve oğulları, yalvarmalarının netice vermediğini görünce, bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:
“Ey Abdülmuttâlib!.. Abdullah’ı al, Åžam’a git! Orada bir kadın var: Kâhin ve bilgin bir kadın. DoÄŸudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çâre bulur. Elbette senin için de bir çâre bulur. ‘Abdullah boÄŸazlanacak.’ derse, gel, onu boÄŸazla; yok, eÄŸer seni de, Abdullah’ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çâre bulursa, ona göre hareket edersin!”19
Bu fikir, Abdûlmuttâlib’in aklına yattı. Derhâl Abdullah’ı yanına alarak Åžam’a doÄŸru yola çıktı. Medine’ye geldiklerinde, kâhin kadının Hayber’de olduÄŸunu öğrendiler. Oradan Hayber’e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi buldular.
Abdülmuttâlib, durumu olduÄŸu gibi anlattı. Kadın sordu: “Sizde bir insanın diyeti nedir?” Abdülmuttâlib, “On deve.” dedi.
Bunun üzerine kâhin kadın, “Gidin, 10 deve hazırlayın. Çocukla 10 deveyi alıp, ok çektiÄŸiniz yere götürün. Bir tarafta çocuÄŸunuz, diÄŸer tarafta ise 10 deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. EÄŸer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuÄŸu kurtarın; yok, eÄŸer ok çocuÄŸa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boÄŸazlayıp kurban edin. Bu ÅŸekilde hem Rabbinizi razı etmiÅŸ, hem de çocuÄŸunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz.” dedi.20
Ortaya konan çâreyi uygun bulan Abdûlmuttâlib, sevinçten uçacak gibi oldu. Vakit kaybetmeden Mekke’ye döndü. Abdûlmuttâlib ailesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.
Kur ‘a Neticesi
Mekke’ye dönüşünün ertesi günü idi.
Abdûlmuttâlib, biricik oÄŸlu Abdullah’ı ve 10 deveyi alarak Kabe’ye gitti. Kâhin kadının tavsiyesi üzerine, Abdullah ile 10 deve arasında kur’a çekilecekti.
Abdûlmuttâlib, sevinç içinde, memura, “Çek!” dedi.
Çekilen ok Abdullah’a çıktı!
Develerin sayısını 20′ye çıkardılar.
Memur tekrar oku çekti. Ok yine Abdullah’ı gösterdi!
Develer 30′a çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah’a isabet etti.
Develer 40 oldu. Ok yine Abdullah’a çıktı.
Elli oldu. Ok Abdullah’a çıkmakta ısrar ediyordu!
Altmış, 70, 80, 90 oldu. Ok, ısrarla Abdullah’ı gösteriyordu! Sanki baÅŸka bir âlemden emir alır gibiydi.
Abdûlmuttâlib, hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semâya doğru kaldırarak dua etmekten de geri durmuyordu.
Nihayet, develerin sayısı 100′ü buldu.
Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü, ok, develere çıkmıştı!
Herkes gibi Abdûlmuttâlib’in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi. Derhâl ciddileÅŸti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuÅŸtu:
“Vallahi, üst üste üç defa daha çok çekeceÄŸim; tâ ki kalbim mutmain olsun!”
Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok, develere çıkmıştı.
Bu sevincini Abdûlmuttâlib, “Allahü Ekber, Allahü Ekber!” diyerek izhar etti ve diz çökerek duada bulundu.
Böylece, Abdullah, kurban edilmekten kurtuldu.
Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Abdûlmuttâlib, 100 devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhâl yerine getirildi. Kurban edilen develerin etlerinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, köpekler, vahşî ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.
O günden itibaren, Kureyşliler ve Araplar arasında, bir insan diyetinin 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi.21
Resûli Ekrem Efendimiz de, bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır.22
Hz. Abdullah ‘ın İffeti
Aynı gündü.
Herkes neticeden memnun, kur’a yerinden dağılıyordu. Abdûlmuttâlib de sevgili oÄŸluyla birlikte ÅŸehre geliyordu. Kabe’nin yanından geçerlerken, babasından bir hayli geride kalmış Abdullah’ın karşısına bir kadın dikildi. Bu kadın, Abdullah’ın dillere destan güzelliÄŸine hayranlardan biri olan, Varaka b. Nevfel’in kız kardeÅŸi Rukiyye idi. O da, kardeÅŸi Varaka gibi eski mukaddes kitapları okumuÅŸ, o kitaplarda âhirzamanda gelecek peygamberin sıfatlarını görmüş ve öğrenmiÅŸti. İç âleminde, Abdullah’ın yüzünde, o âna kadar hiç kimsede görmediÄŸi müstesna parlaklıkla karşı karşıya kalınca, bu sıfatlarla münâsebet kurdu. Bu ÅŸerefi baÅŸkasına kaptırmamak için de, âdeta güzelliÄŸini ve iffetini unutarak Abdullah’ın yanına yaklaÅŸtı ve fısıldadı:
“Delikanlı, biraz dursana!”
Abdullah durdu.
Kadın, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde Abdullah, “Babamla gidiyoruz.” diye cevap verdi.
Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmadı ve asıl maksadını açıkladı. “Abdullah,” dedi, “benimle ÅŸimdi evlenir misin?”
Abdullah’ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Masumiyetini yırtmak isteyen bu teklife pek aldırmadı ve yoluna devam etmek istedi.
Fakat, Rukiyye, ona sahip olmak istiyordu. Arzusunu bir baÅŸka teklifle câzib hâle getirdi. “EÄŸer” dedi, “benimle evlenmeyi kabul edersen, senin için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana vereyim!”
Abdullah, bu câzib teklife de iltifat etmedi ve iffetini sergileyen şu cevabı verdi:
“Haram öyle acıdır ki, ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır; helâl ise çok tatlıdır. Ey kadın, sen git, açıkça helâlinden ara! Åžeref ve iffet sahibi olanlar, namuslarını ve dinlerini titizlikle korurlar. Onlar, namussuzluk demek olan bir iÅŸe nasıl teÅŸebbüs ve cesaret edebilirler?”23
Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye’nin hüzün ve hayranlığı birleÅŸtiren bakışları önünde yoluna devam etti.
Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye, ona karşı en ufak bir arzu ve hasret belirtisi göstermedi; bilâkis, hissiz ve bakışları, hayranlık şöyle dursun, çok donuktu.
Abdullah sebebini sordu: “Ne oldu sana?.. Hâlin deÄŸiÅŸmiÅŸ!”
Rukiyye, “O gün, alnında esrarlı bir nur parlıyordu. O nur karşısında kendimden geçtim. Ama ÅŸimdi onu göremiyorum!” diye cevap verdi.
Evet, Hz. Abdullah’ın alnında parlayan nur artık yoktu.
Çünkü, Kâinatın Efendisine hâmile olan, annelerin en büyüğü Hz. Âmine’ye intikal etmiÅŸti.
Aslında, Hz. Abdullah’a hayran ve meftun olan sâdece bu kadın deÄŸildi. Kötü ahlâktan uzak, tertemiz ve en güzel haslet ve faziletlerle bezenmiÅŸ bu delikanlıya bütün KureyÅŸ kızlarının gözleri çevrilmiÅŸti! Ama, yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden; Hak Teâla’nın ona âhir zaman peygamberinin babası olmak gibi ÅŸereflerin en büyüğünü mukadder kıldığının hikmetini idrak edemeden!..
Hz. Abdullah’ın, Hz. Amine’yle Evlenmesi
Hz. Abdullah, gün geçtikçe büyüyor, büyümesiyle de gönülleri etrafında pervane gibi döndürüyordu. Fakat, o, dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmiyor, iffet ve namusunu tertemiz koruyordu.
Çok sevdiÄŸi oÄŸlunun evlenme çağına geldiÄŸini gören Abdûlmuttâlib, bir an evvel onu mes’ud bir yuvaya kavuÅŸturmak istiyordu. Ancak, ona, her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu. Abdûlmuttâlib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre Kabilesinin büyüğü Vehb b. Abdi Menafin yanına vararak, kızı Âmine’yi oÄŸlu Abdullah’a istediÄŸini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve sevinçle karşıladı, sonra da şöyle konuÅŸtu:
“Ey amcamoÄŸlu!.. Biz bu teklifi sizden önce aldık! Amine’nin annesi, geçenlerde bir rüya görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiÅŸ, aydınlığı yerleri ve gökleri tutmuÅŸ. Ben de bu gece rüyamda, dedemiz İbrahim’i (a.s.) gördüm. Bana, ‘Abdûlmuttâlib’in oÄŸlu Abdullah ile kızın Âmine’nin nikâhlarını bea kıydım! Sen de onu kabul et.’ dedi, Bugün sabahtan beri bu rüyanın tesiri altındayım. ‘Acaba ne zaman gelecekler?’ diye kendi kendime sorup duruyordum!”
Bunları duyan Abdûlmuttâlib, sevincinden, “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi.
Vehb’in kızı Âmine, hem güzellik, hem ahlâk, hem de neseb itibarıyla KureyÅŸ kızları arasında en yüksek mevkiye sahipti. Her hususta Abdullah’a denkti ve henüz 14 yaÅŸlarında bulunuyordu. Abdullah ise, bu sırada 24 yaÅŸlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini dünyaya getirecek mes’ud aile yuvası kuruldu.24
Hz. Abdullah’ın Vefatı
Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmiÅŸti ki, birçok kimsenin farkettiÄŸi garib bir durum oldu: Hz. Abdullah’ın yüzündeki nur, Hz. Âmine’nin alnında parlamaya baÅŸladı. Demek ki, artık Hz. Âmine, Kâinatın Efendisine hâmile idi.
Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu.
Hz. Abdullah, bir ticaret kervanına katılarak Suriye’ye gitti.
GidiÅŸ, o gidiÅŸ oldu; Hz. Abdullah, bir daha Mekke’ye dönmedi. Aylar sonra Mekke’ye dönen ticaret kervanı arasında Hz. Abdullah yoktu. Sâdece acı haberi vardı.
Hz. Abdullah, ticaret yolculuÄŸundan dönüşte Medine’de hastalanmıştı. Ve onu orada dayılarının yanına bırakmışlardı.
Bu haberi alan Abdûlmuttâlib, derhâl oÄŸlu Haris’i Medine’ye gönderdi. Haris, Medine’ye varıncaya kadar her ÅŸey olup bitmiÅŸti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oÄŸlunun bir kerecik olsun yüzünü görmeden ebedî âleme göç etmiÅŸti ve orada Adiyy b. Neccar OÄŸullarından NabiÄŸa’nın evinin avlusuna defnedilmiÅŸti.
Haris, bu acı haberi alıp Mekke’ye getirdi. Mekke bir anda matem havasına büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün, Abdullah’ı bu genç yaşında beklenmedik bir zamanda sinesine alışı, Abdûlmuttâlib Ailesini derin bir üzüntüye boÄŸdu. Mekke halkı da gözyaÅŸlarıyla onların teessürüne iÅŸtirak etti.
Hele, henüz genç bir gelin olan Hz. Âmine’nin teessürünü tarif etmek imkânsızdı Haberi duyduÄŸu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Günlerce gözyaÅŸlarını tutamadı. AÄŸladı, aÄŸladı. O aÄŸlarken, bütün insanlığın gözyaşını beraberinde getireceÄŸi nurla silecek ve acılarını dindirecek zâtın dünyaya geliÅŸine ise iki ay gibi kısa bir zaman kalmıştı.
Hz. Âmine, hâdiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şiirinde şöyle dile getirdi:
Artık, Mekke ‘nin Betha kolu Haşîm OÄŸullarından boÅŸ kaldı. Mekke, Haşîm OÄŸullarının sânından mahrum kalacak artık!
Ölümün dâvetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp kabre gitti.
Ölüm (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Haşîmoğlu gibi bir yiğit bulup boşluğunu dolduramaz.
Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.
Ne yazık ki, ecel, hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Hâlbuki o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi!2S
Hz. Abdullah ‘in Bıraktığı Miras
Hz. Abdullah, yeni evliydi. İstikbâlini temine yeni yeni hazırlanırken dünyaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddî plânda geride son derece mütevazi bir mîras bıraktı: Ümüm Eymen Bereke adında, Kâinatın Efendisini çok seven bir câriye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç ve bir miktar da gümüş para.26
Fakat, geriye, Allah’ın lûtfuyla İki Cihanın GüneÅŸi olacak hayırlı hayırlı bir evlâd bıraktı. Nuruyla âlemi aydınlatacak bir zât: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)…
——————————————————————————–
19 ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 162; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
20 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 163; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
21 Ibn-i HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 164; ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1. s. 89; Taberî, Tarih,c. 2, s. 174.
22 Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 89.
23 İbni HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 164; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 9596.
24 ibni HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 167; ibni Sa’d, Tabakat, c. 1. s. 94.
25 ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s 100.
26 İbni HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 167; ibni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 100.

Fil Vakası
Hidâyet GüneÅŸinin doÄŸmasına az bir zaman kalmıştı. Kabe’ye her taraftan insanlar akın akın gelip hacc mevsiminde ziyaret ediyorlardı.
Kabe’nin bu kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, HabeÅŸ Melikinin Yemen Valisi Ebrehe Esrem idi.
Ebrehe, Kabe’ye olan insan akınının önlemek için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San’a ÅŸehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi, dışını çeÅŸitli yerlerden getirttiÄŸi son derece kıymetli taÅŸlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri baÅŸka bir yerde yoktu!
Bu süs ve tezyinat ile Ebrehe, güya halkı buraya celbedecek-ti. Dolayısıyla Kabe’ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı!
Ebrehe, kilisenin inşası bittikten sonra, Habeş Hükümdarına, takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu yazdı:
“Hükümdarım!.. Senin için öyle bir mâbed yaptırdım ki, ÅŸimdiye kadar ne bir Arap, ne de bir Acem, onun gibisini yapmış deÄŸildir! Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım!”27
Fakat, Ebrehe’nin bütün bu masraf ve gayretleri boÅŸa çıktı. Yaptırdığı kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteÅŸem yapısını görmek için birçok kimse etraftan geldi. Ama sâdece süsünü püsünü görmek için… Kabe’ye olan akın, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam ediyordu!
Kulleys ‘in Kirletilmesi ve Ebrehe ‘nin Kararı
Ebrehe’nin, Kabe’ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteÅŸem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuÅŸtu. Bu arada, Kinane Kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kulleys’in içini dışını pisliÄŸiyle kirletti; sonra da kaçıp memleketine döndü.
Bu hâdise, insanların Kabe’ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiÅŸ bulunan Ebrehe’yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birini yaptığını da öğrenince, “Araplar, bunu, Kabe’lerinden yüz çevirttiÄŸim için yapıyorlar. Ben de onların Kabe’sinde taÅŸ üstünde taÅŸ bırakmayacağım!” diye yemin etli;28 sonra da, Kabe’yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı. HabeÅŸ Necâşîsinden “Mahmud” adındaki meÅŸhur fili istedi. Necâşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eÅŸsiz olan Mahmud isimli fili, Ebrehe’ye göndererek arzusunu yerine getirdi.20
Ebrehe, ordusunu hazırladı, Mekke’ye doÄŸru yola çıktı.
Mahmud adlı fille, ordunun önünde, Mekke’ye doÄŸru ilerliyordu.
Bu arada, bazı Arap kabileleri, bu büyük orduya karşı çıktılar; fakat, muvaffakiyet gösteremediler ve Ebrehe tarafından mağlûb edildiler.
Ebrehe, ordusuyla Mekke’ye yakın MuÄŸammis denilen mev-kiye gelince, bir süvari birliÄŸini öncü olarak gönderdi.
Süvari birliÄŸi, Mekke civarına kadar sokularak Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdûlmuttâlib’in 200 devesi de dâhil KureyÅŸ ve Tihamelilerin sürülerini gasbetti.30
Bu sırada, Abdûlmuttâlib, Kureyş Kabilesinin reisi idi.
Ebrehe ve Abdûlmuttâlib
Ebrehe, bir elçiyle, Kureyşlilere şu haberi gönderdi:
“Ben sizinle harbetmek için deÄŸil, ÅŸu mabedi yıkmak için geldim! EÄŸer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Åžayet KureyÅŸ Kabîlesinin reisi benimle harbetmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin!”31
KureyÅŸ Reisi Abdûlmuttâlib’in, elçiye cevabı ÅŸu oldu:
“Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisiyle harbetmek istemiyoruz. Zâten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed, Allah’ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe’yi bu hareketinden vazgeçirecek güç ve kuvvet yoktur.”32
Karşılıklı bu konuÅŸmadan sonra Abdûlmuttâlib, elçiyle birlikte Ebrehe’nin yanına vardı.
Abdûlmuttâlib, heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayriihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.
Abdûlmuttâlib, isteÄŸini belirtti: “Askerlerin, 200 devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir.”
Ebrehe, bundan pek hoÅŸlanmadı ve alaylı bir tavırla, “Seni görünce büyük bir adam zannetmiÅŸtim; konuÅŸmaya baÅŸlayınca, pek de öyle büyük olmadığını anladım! Ben, senin ve ataları-
nın tapınağı olan Kabe’yi yıkmaya gelmiÅŸken, sen, ondan söz etmiyorsun da, aldığım 200 deveden bahsediyorsun!” diye konuÅŸtu.
Abdûlmuttâlib, Ebrehe’nin alaylı tavrına aldırmadan, “Ben, develerimin sahibiyim. Kabe’nin de bir sahibi ve koruyucusu vardır; elbette onu koruyacaktır!” diye karşılık verdi.
Bu sözler, Ebrehe’yi hiddete getirdi ve şöyle konuÅŸtu: “‘Onu bana karşı kimse koruyamaz!”
Abdûlmuttâlib, yine sözün altında kalmadı ve, “Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve iÅŸte o!..”‘3 dedi.
Karşılıklı bu konuÅŸmalardan sonra, Ebrehe, Abdûlmuttâlib’in gasbedilen develerini geri verdi. Abdûlmuttâlib, ordugâhı terkederek Mekke’ye geldi ve olup bitenleri KureyÅŸlilere anlattı. Ayrıca, 200 deveyi de Allah için kurban etmek üzere iÅŸaretleyerek serbest bıraktı.
Mekke Boşaltılıyor!
Abdûlmuttâlib, ayrıca Ebrehe ordusunun ÅŸerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke’yi boÅŸaltmalarını, halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kiÅŸiyle birlikte Kabe’nin yanına vardı ve kapısının halkasına yapışarak, “Allah’ım!.. Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de Kendi evini koru! Tâ ki, yarın onların salîbleri ve kuvvetleri, Senin kuvvetine galebe çalmasın.”34 diye dua etti.
Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.
Mekke mahzun, Kabe mahzun, KureyÅŸ mahzundu.
Ordu Harekete Hazır; Fakat!..
Ertesi günün sabahı idi.
Mekke üzerine yürüyüp Kabe’yi yerle bir etmek için, Ebrehe ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu tek bir iÅŸaret beklemekte idi.
Tarih: Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü.
Ordu, hareket edeceÄŸi sırada Ebrehe’ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl b. Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud’un kulağına eÄŸilerek ÅŸunları fısıldadı:
‘”Çok Mahmud!.. SaÄŸ salim geldiÄŸin yere dön. Sen, Allah’ın mukaddes saydığı beldedesin!”35
Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı.
Nüfeyl’in bu sözleri üzerine, o heybetli fil birdenbire çöküverdi.
Kaldırmak için her tedbire baÅŸvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen’e doÄŸru çevirdiklerinde koÅŸuyor, Åžam’a doÄŸru çevirdiklerinde yine koÅŸuyor, doÄŸu tarafına yönelttiklerinde aynı ÅŸekilde durmadan koÅŸuyordu. Ancak, yüzünü Mekke’ye doÄŸru çevirdiklerinde, âdeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu.36
Bu heyecanlı anda, kimsenin Fil-i Mahmud’un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hakk, “Celâl” ismiyle tecellî etti ve Kur’ân’da “Ebabil” diye adlandırılan kuÅŸları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuÅŸların her biri, biri aÄŸzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taÅŸ taşıyordu. Bu taÅŸların isabet ettiÄŸi her asker, ânında yerde debelenip oluveriyordu.37
Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarasıyla sonradan o da, arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti.38
Bu arada, Kabe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ kurtuldu.
Cenâb-ı Hakk, Ebrehe ordusuna Ebabil kuşlarını musallat ettikten sonra, ayrıca arkasından sel hâlinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü.39
Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’inde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir:
“(Ey Resulüm!.. Kabe’yi tahrip etmek isteyen) Ashab-ı Fil’e (fillerle teçhiz edilmiÅŸ Ebrehe ordusuna) Rabbinin ettiÄŸini görmedin mi? Onların kötü niyet ve teÅŸebbüslerini boÅŸa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuÅŸlar salıverdi, onlara ’siccipden [piÅŸmiÅŸ çamurdan] taÅŸlar atıyorlardı. Derken, Rabbin, onları (kurtlar tarafından kemirilip doÄŸranan) yenik ekin yaprakları hâline getirdi!”40
Bu hâdise, Resûl-i Eükrem Efendimizin peygamberliğinin bir deliliydi.* Zîra, dünyaya gözlerini açmaya pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama, hârika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun tahribinden masun kalmıştır.
Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve hikmeti, elbette Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mabedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye müsaade etmezdi ve etmedi de!
Resûl-i Ekrem Efendimize risâlet vazifesi verilmeden önce, peygamberliÄŸiyle alâkalı olarak meydana gelen harikulade hâdiselere “irhasat” denir. Bu hâdiseler, Efendimizin peygamberliÄŸine delil teÅŸkil ederler. Âlimler, Fil Vak’asını da irhasatlan kabul etmiÅŸlerdir.
——————————————————————————–
ibn-i HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 45; ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91; Taberî, Tarih, c. 2, s. 109.
28 Ibn-i HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 47; İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91; Taberî, Tarih,c. 2, s. 110.
29 ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91.
30 Ibn-i HiÅŸam, Sîre, c. 1, s. 50; İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 91; Taberî, Tarih,c. 2, s. 111.
31 ibn-i HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 50.
32 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 1, s. 50.
33 İbn-i HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 51; İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
34 İbn-i HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 53; İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
35 Ibn-i HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 54.
36 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 1, s. 54; Taberî, Tarih, c. 2, s. 113.
37 Ibn-i HiÅŸam, A.g.e., s. 54-55; ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
38 Ibn-i HiÅŸam, A.g.e., c. 1, s. 56.Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 92.
40 Fil Sûresi.




Yorum Ekle